•  0
    Mind Over Mood

    Tasavvuf Yolunda Yüz Adım

      Faruk Arslan    1        0        Report content

    </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 10]> <style> /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Table Normal"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin-top:0cm; mso-para-margin-right:0cm; mso-para-margin-bottom:10.0pt; mso-para-margin-left:0cm; line-height:115%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri",sans-serif; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; mso-bidi-theme-font:minor-bidi; mso-ansi-language:EN-US; mso-fareast-language:EN-US;} </style> Burada yer alan metinler Abdulkadir es-Sufi‘nin Yüz Basamak adı ile yayınlanan eserinden alınmış olup Şazeliyye tarikatının Darkavi kolunun tasavvuf anlayışını yansıtmaktadır… Eserde tasavvufi terminolojiyi ifade eden kavramlar 100 bölüm halinde düzenlenmiştir. Burada bu  bölümlerden bazıları kitaptaki sıralanış sayıları ile  sunulmuştur.

    Şeyh’ül Ekber, «Hakikate şeriatın söylediğinden başka bir yol yoktur,» dedi. İslam şeriatı Allah’tan başka ilah olmadığını ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu tasdik etmektir. Günde beş vakit namaz kılmaktır. Ramazan ayı boyunca oruç tutmaktır. Malının zekatını vermektir. Eğer imkanı varsa Hacca, Allah’ın Münezzeh Evi’ne gitmek ve Arafat’ta vakfe yapmaktır. Şeriat bunların üzerine temellendirilmiştir. Şeriata uyan kişi, Kur’anî buyruklarda belirtilen geniş ahlakî ölçüler ve Muhammed sallallahü aleyhi vesellem’in yaşama biçimi olan sünnet çerçevesinde yaşamayı seçmiş demektir. Şeriatı kabul etmiş olmak; insan denilen mahlukun sınırlı olduğunu, bir bedende bulunduğunu ve böylece fiziksel dünyadaki tüm bedenler gibi, verilen belirli yasalara uyduğunu derinlemesine kavramış olmaktır. Hayatın işleyişinde zorlama yoktur, bunun için şeriata «örgütlenmiş bir din» denilemez; hayır; bu, insanın, aydınlanmanın suyunu içmek üzere kendi kaynağına, hayatının kaynağına ulaşıncaya kadar bilgisini derinleştirmek için benimsediği, kendi seçtiği hayat tarzıdır.


    TARİKAT  ~ 3


    Tarikat alelade varoluşun güvenli konumundan arayışın tekinsiz varoluşuna geçiştir..Bu, kişinin hayatını anlamlı kılan özel tasarımlarından, yani aileden vazgeçmesidir. Allah celle celalühü, bunun bir tuzak olduğunu ikaz etmiştir. Bu ikaz, toplumun sunduğu hedefin terki anlamına gelir. Toplumun sunduğu hedef yine toplumun kendisidir ve vadettiği şey de topluma kulluktan ötürü ödüldür. Arayışı göze alan kimsenin ödülü hayatın sonunda değil Görünmez’de ve ölümden sonradır. Bu, hayatı hedefleştiren şöhret ve başarı tasarımlarını terketmek demektir, çünkü nefîs, “arayıcı” (mürid) için bir düşmandır. Yani nefs, saf ruhun nurlu hakikatine dönüşünceye kadar bir düşmandır.


    HAKİKAT  ~  4


    Eğer hakikati arzu ediyorsanız, artık hayatınız asla eskisi gibi olamaz, «İnsan uykudadır, öldüğünde uyanır!» Hakikat uyanıştır, ihsan.


    Edeb, ruhsal incelik, içtenlikli iyi davranışlardır. Edeb içtenliği, o da alçakgönüllülüğü ifade eder. Çünkü kişi eğer davranışlarından haberdarsa, o zaman bencilliğiyle güdülmekte ve kendiliğinden [zorlamasızl davranış melekesinden yoksun bulunmaktadır.


    Yol, edebden başka bir şey değildir.


    İlkine, varışta ve ayrılışta gösterilen cömertlik ve sunulan armağanlarla ulaşılır, ikincisi tercihle belli olur. Elindekilerde ve aldıklannda, kendinden önce kardeşini tercih etmelisin. Sonraki hizmetle, beklemekle, sabırla ve dinlemekle olur. Sonraki, Şeyhinin istediğini sen istiyormuşsun gibi istemendir. Sonuncusu, ilk aşamada deliler gibi dövünmemen, öfkelenmemen ve bağırıp çağırmamandır. Orta  aşamada aşırı keder ve neş’eden kaçınmandır. Son aşamada ise Hakikat’in Huzurunda olmanın hazzıyla hepsini unutmandır.


    Sülûk, yol almanm tüm iç ögelerinin ilmidir. Sülûk, yüreği kıpırdadığında, içinde aşk uyandığında ve mahlûkatın merkezinde aşk rüzgarlarıyla hasret fırtınaları hüküm sürmeye başladığında, kendini delilikten korumak için sırtını hikmete dayamandır. Dünya ve dünyanın kapsadığı herşey arayıcı için bir azap ve bir imtihan halini aldığı zaman, yoldaki kişiyi hikmete ulaştıran; böylece, yüz geri etmenin baştançıkarıcılığına karşı zorunlu bazı sınırlamalar koymak gerektiği ve yiğitçe davranmak mümkün olduğu zaman onu sulara gömülmekten kurtaran sülûktür. Süluk, meczub (Allah’ın delisi) olmaksızın cazibenin meyvelerinden faydalanmayı mümkün kılar; böylece cazibe gerçekleşebilir -zira o kaçınılmazdır- ama faydasız cazibeden kaçınılmış olur. Demek ki, insan bir makama mahkum olmadan müşahadeye ulaşabilir.


    Süluk, zahiren kötü sözleri iyi sözlerle, kötü davranışları iyi davranışlarla, kötü niyetleri iyi niyetlerle, doğru konuşana, doğru davranana ve doğru niyet edene kadar değiştirmektir. Salikin işareti elinden ve dilinden emin olunması, kanıtı ise salikin kendi elinden ve dilinden emin olmasıdır.


    MÜRÎD ~ 19


    «Mürid, irade’den gelir ve ihlas’a dayanır. Mürid’in hakiki anlamı, kendi iradesinden soyunan ve Allah’ın kendisi için istediğini isteyendir. Bu da Allah’a, o şanı büyük olana ibadet etmekle olur. Çünkü O, “İnsanları ve cinleri yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım,” buyurmuştur. Mürid – içerde nefs ve şeytanın sözü geçtiğinden – nefsini disiplin altına almada zayıf düştüğünde kendini Şeyh’in iradesine ve O’nun gücünün korumasına bırakır. Buna karşılık O da, Allah’ın izni ve bağışıyla etkili olan himmeti ve sözleriyle müridine, Allah’a itaat ve ibadet etmesinde yardımcı olur. Böylece bir mürid, zamanın şeyhlerinden hangisi kendisine uygunsa O’na bağlanmalıdır.


    İbn Ataullah, Allah O’ndan hoşnut olsun, Hikem’inde «Hali seni değiştirmeyen ve konuşması seni Allah’a yöneltmeyenle birlikte olma ! » demektedir.


    ZİKİR   ~ 21


    İlki, yokluk zamiri Hüve’nin zikridir,ikincisi, varlığın zamiri Ente’nin zikridir, Üçüncüsü, tevhidin zamiri Ene’nin zikridir.


    Hikem’de deniliyor ki: «Zikirde Allah’ın Huzur’unu duyumsayamıyorum diye zikri terketme! O’nun zikrini unutman zikirde O’nu unutmandan daha kötüdür. Herhalde o seni, unutkanlığın zikrinden uyanıklığın zikrine, uyanıklığın zikrinden Huzur’un zikrine, Huzur’un zikrinden içinde zikredilenden başkası olmayana götürür. Ve bu, Allah için güç değildir.»


    FİKİR  ~  22


    «Fikir kalbin gayblık alanında yolculuğudur. Fikir kalbin ışığıdır, söndüğünde kalbin de aydınlığı kalmaz. Fikir iki türlüdür: teyidin ve imanın fikri, müşahadenin ve tecellînin fikri;  ilki imtihana çekilenler için, ikincisi de tecellî ve basiretin ruyet ve iç müşahade ehli içindir.»


    Zikir duyumsaldır, fikir anlamdır. Zikir zahiridir; fikir batınidir. Allah’a doğru yolculuk için üç şey zorunludur. Fikir bunlardan ikincisidir.


    Allah’a doğru yolculuk için gerekli üç şey var; himmet  bunlardan üçüncüsüdür. Şeyh ibn el – Habib ,ünlü Divan’ında  «Kimde zikir, fikir ve himmet varsa, o her an  masivanın ötesine yükselir. O kişi, istediğinden fazla marifete  kavuşacak ve varoluşun sırlarını hızla kavrayacaktır.” der.


    Himmet, yüksek bir gayeye ulaşma arzusu, Şeyh’ül Ekber tarafından şöyle tanımlanmıştır: «Kalbin tutkuyla özgür  kılınmasına denir. Müridin içtenliğinin başlamasıdır. Bütün himmet, tutkunun arıtılmasıdır.»


    Başlangıcında, ilimleri elde etmek için arzudur. Ortasında, doğrudan müşahadeye ulaşma arzusudur.Sonunda müşahadeden de daha ileri marifetlerle ödüllendirilme ve  Rabb’ın temaşasında erime arzusudur.


    Bu üçlü, marifetteki bütünlüğü çerçevesinde insan denilen yaratığı tanımlar. Beşer hayvanının ilk deneyim düzeyi nefs düzeyidir. Nefsin bilinmesi yolculuk için gerekli temel şarttır. Onsuzsanız -yani mecnun (deli) iseniz- başlayamazsınız. [Ayağınızı basacağınız] işe yarar bir deneyim merkezi olmadığı sürece, kendini tanıma sürecinde bu merkezin kaydırılıp silinmesi sözkonusu olamaz.


    Beşerin bir melekesi olan zikir, kalbi arıtır ve böylece katı ve donuk nefs incelip nurlanır. Zikir ve dostluk bir kez nefse boyun eğdirdi mi, arayıcı, insan denilen yaratığın yerinin göründüğü gibi olmadığını ayırdedecektir. Ben’in anlatısal kurgusu yerine doğrudan bir biyolojik kimliğin farkına varacaktır. Bu evrede sözkonusu olan, artık nefs değil, ruhtur.


    Ruh. Şeyh’ül Ekber onu «Gayb’ın ilmini kalbe belli bir yönde akıtan olarak tanımlar. Görüyoruz ki her iki durumda da, onları izleyen durumda da deneyim alanı kalptir. Ama şimdi deneyim alanı tarihsel değil doğal biçimde görülmektedir. Artık bir olay-alanı olarak değil bir temaşa perdesi olarak düşünülmektedir. Böylece eski eylem meydanı, temaşa meydanı olmaktadır.


    Bu bir kere görüldü müydü, artık arayıcıya ruhun sırrını bulmak kalıyor. Kendi özgün nefs’ini. Ademî suretini keşfetmelidir.


    SIR  ~ 26


    «Denenmiş ve denmiştir ki: bilginin sırrı, onu bilenin marifetine; halin sırrı, Allah’ın onda dilediğinin hikmetine; hakikatin sırrı, işaretin getirdiğine tekabül eder.»


    MÂNA    ~  34


    Manalar görmenin, duyuların yüceltilmesi de manaların ortaya çıkmasının bir şartı olur. Bilinci Allah’ı aramaya yöneltme, duyuların kararması için bir şart olur. Başarı Allah’tandır!


    CEZBE  ~  47


    Meczub masallarından, bilgiyle bir cezbeyi özleme durumuna düşmekten kaçının. Cüneydî Yol’umuz zahirde ölçülü, batında sarhoş olmaktır. Şeyh el – Fevterî bize şunu demiştir: «Dünyayı aşıp bende halvete girmekten daha büyük cezbe var mıdır? Sizin cezbeniz sizi marifete, şehadet ve velayete götürür. Kazanılacak cezbe budur. Saki için tutkuyla dolup taşan bir özlem.»


    TEVHÎD   ~  61


    İmamımız şöyle demiştir: «Ana çizgileri silip, bilgileri birleştiren bir manadır: Allah her zaman olduğu gibidir. Tevhidin beş esası vardır: Olayların örtüsünü kaldırmak, ebedîliği yalnızca Allah’a isnad etmek, dostları terketmek, memleketi terketmek, bildiklerini ve bilmediklerini unutmak.»


    Tevhid, onu içeren kişi ondan vazgeçmedikçe, yahut daha doğrusu, Bir’in içinde tamamen erimek üzere işaretlerini tüketip onu terketmedikçe, kendi başına, anlamı tamamlanmamış bir tanımdır.


    Ef’al, Allah’ın eyledikleri olarak, fiiller. Ef’al, Allah’ın mahlûkattaki eylemleri ve hükmüdür. Bu, hem zerrecikler (veya Evren’in temel malzemesine her ne ad verirsniz) alanında, hem de hayat dolu organik varlıklar alanında yürürlükte olan Hüküm’dür. Sufinin kendi büyük psikolojisi olan tasavvufi kozmolojide, organizma, olaydan ayrı olarak görülmez. Diğer bir deyişle, her varlık bir mekan/organizma olduğu kadar bir olay/organizma’dır, çünkü yaşayan herşey bir mekan – içi yaratık olduğu kadar bir zaman-içi yaratıktır. «Savaşlar» ın ve «toplumlar» ın  tasvirinden bir yarar sağlanabilirse de, bunlar, bireyleşmiş organizmalarda olduğu türden bir gerçeklik taşımazlar.


    Seyyid Muhammed îbn’ül Habib Divan’ında söylüyor:


    SIFAT  ~  64


    Arayıcı, her eylemin bir sıfatın tezahürü olduğunu, onlardan neşet ettiğini, onlardan doğduğunu; bu eylemlerin ortaya çıkmakla sıfatlara delalet ettiklerini bilincine iyice yerleştirmelidir. Bilici kendini gösterdiğinde yalnız bilmede gözükür; bu yüzden arayıcı, varlığın görünen yüzünden onda gizli olana, eylemden sıfata yönelir. Tevhid Allah’ın Bir olduğunu teyid eder, bu yüzden arayıcı, derin bir kavrayış bilinciyle Allah’ın eylemlerinde ve sıfatlarında Bir olduğunu kavramalıdır. Şimdi incelediğim ve anlamak için hazırladığım yakında açık bir görüşle görecektir.


    “İsimlere yükseleceksin ve nurlarından içeceksin… Böylece senden sıfatların perdesi kalkacak.”


    İsm-i A’zam, ulu ad.


    Ad, arayıcıyı Adlandırılan’a götürür. Adın zikredilmesi yalnız yapılır, ama bunun daha ileri noktası yalnızlıktır (tefrid), ya mağara yalnızlığı ya da halvet.İlk makamlarda müride yol gösteren Şeyh’tir; ama mürid belirli bir noktaya ulaştıktan sonra, artık yoluna tek başına devam etmesi gerekir. Bu noktadan sonra şeyh müridi adım adım izler ; yolun sonuna varana kadar… Yolun sonu da mahlûkatın Rabb’ine dolaysız şehadettir. İlmü’l – Ledunnî: yüz-yüzelik bilgisi…


    Şeyh Habib el-Alevî, Divan’ında şunu öğütlüyor:


    HALVET    ~  69


    Halvet, tenhaya çekilme, İsm-i A’zam’ın zikrini yoğunlaştırarak Cemal’in seyrine vasıl olabilmek için dünyadan çekilmektir. Kılavuzu Şeyhtir. Şeyh Abdülkadir Geylanî’nin sözlerine harfi harfine uyulması gereken makam budur. Cahil insanlar, bunu, şeyhin müridi üzerinde sahte bir toplumsal denetim sağladığı biçimde aktarıyorlar ki bu böyle değildir. Şunu, bu makam bağlamında söyler:


    Daha önceki bütün edebler, doğru oturma, teşekkür etme edebleri, halvette arayıcıya yardımcı olacaktır. Ama hiçbir şey Rabb’in büyük bir umutla umulması, sizin kötü niteliklerinizi, kendi arı nitelikleriyle ve sizin karanlığınızı (zulmet) kendi aydınlığıyla (nur) örtenin kudret ve ihtîşamına olan derin güven kadar faydalı olmaz.


    TECELLΠ  ~ 72


    Tecelliyat – bazan keşf de denir – perdelerin kalkması, arife, Melekût’ta ilerlerken ve Ceberrût’un ışıkları üzerine vurduğunda gelir. Şeyh’ül Ekber’in işaret ettiği gibi, gerçekte Ceberrût en yüksek alem değildir, orta alemdir, berzah ya da nurlar arasındaki yani gizli olan şekiller alemiyle dış göze görünen şekiller alemi arasındadır. Bir uyku olan gündelik hayatta gizli olana geçitimiz olmadığından, arayıcı Allah’tan başka (gibi) görünen herşeye [masiva] sırt çevirmelidir. Ama bu, iki dünyada bütün varoluşu ve onunla Allah’ı görebilmek içindir, iç tasarım dıştakine egemen olduğunda, görünmeyen dünya görünenden yönetimi ele alır. Yapılacak iş, içi ve dışı mana bakımından bir sıraya koymaktır. Eğer kişi bunu yapmazsa batıncı olur ve böylece dışı yadsıyıp Allah’ı sınırlamaya kalkışır. Kılavuzluk olmazsa, aydınlanmayı izleyen aşamanın imkansız değilse bile çok güç olmasının nedeni budur. Şamlı Şeyh el-Haşimî, «Allah’ta yok olmanın (fena bulmanın) Şeyhin elindekinden başka yolu yoktur ve istisnalar kaideyi iptal etmez.» demiştir, ikisi kaynaştırılıp eşitlendiğinde, birbirinin zıddı olmaktan çıkarlar… Böylece, artık birbirine egemen olmayı bıraktıkları için, fena bulurlar. Bu aşamada, sıfatların nurları açıkça zuhur eder. îdrak’in şafağı sökünce, nur – öz’ün büyük nuru – doğar.Öz’ün tecellisi. Sevgili’nin Cemal’i…


    Müşahade- tanıklık.


    Şeyh İbn’ül Habib, Divan’ında söylüyor:


    Ayrıca diyor ki:


    İlk tecelli Ahmed’in Nurudur, en güzel övgüler ebediyyen O’nun üzerine olsun.»


    «Hakk. bütün mahlûkatı, olmuş ve olan her ne varsa hepsini O’nunla doldurdu.


    Ve bu görme nefsteki, kalpteki ve sırrın sırrı her kusuru giderecektir.»


    Şeyh ibn’ül Habib şöyle demiştir:


    VELAYET ~ 77


    «Sen Allah’la teklifsiz oturanlardan olacak, kuşkudan, şirkten ve masiva’dan emin kılınacaksın.»


    «Meyvası, duyumsal olanın ortadan kalkışı ile Zat’te fena bulmanın gerçekleşmesidir. Silinen şey hiç varolmamıştır, kalan şeyin ucu bucağı yoktur.»


    FENA ~ 78


    Şeyh’ül Ekber der ki: «Kul, amelleriyle, Allah’ın onu murad ettiğini görür.»


    «Allah’ı zikretmenin başlangıcında fiillerin birliği (tevhid-i ef’al) apaçık ortaya çıkar.


    Ve O’nun Zat’ının birliği (tevhid-i zat) Allah’ta ebedîliği getirir.»


    «Mülk ve Melekût, Ceberrût gibi hep sıfattır ve Zat O’nu gösterir. Sıfatlardan çekilin ve kendinizi Zat’ın Zat’ında eritip yok edin. Bunlar sonunda Allah’a götüren işaretlerdir.»


    «Fenanın kemale ermesiyle Zat’ın anlamı aşikar olacak;böylece geri kalan ömrünüzde Allah’ta zenginleşerek beka sahibi olacaksınız.»


    Beka, süreklilik, Allah’ta Beka. (Beka billah). Şeyh’ül Ekber şöyle diyor: «Kul görür ki Allah herşeyi korur (esirger).» Beladan sonra Beka… Kelime, Allah’ın adlarından birinden, El – Baki’den gelir, çünkü O ebedî olandır. Böylece kul kulluğuna döner. Şeyh ibn Ataullah’ın çok derin bir biçimde söylediği gibi.


    Bu, Beka’nın hakîmane anlatımıdır.


    MUHABBET ~ 85


    Arif, tam anlamıyla aşka düşmektedir. Başlangıcı sülûktu, ortası cezbe ve fenaydı, sonu ise bekadır.


    Bir zamanlar başkalarında sertçe yargıladığı şeyleri şimdi bağışlamakta, kalbi merhametle dolup taşmaktadır. Bir zamanlar insanları iyi öğütlerle doğru amele yöneltemezken, şimdi nazarıyla, onları hasta eden şeyden yüreklerini arıtmaktadır. Bir zamanlar vahdet onun batınındayken şimdi zahirinde de belirginleşmektedir.


    KURB ~ 86


    “Salik Müridlerin Arzusu ve Arif Seyyahların İncisi”ndeki yüce ve eşsiz kasîdesinde, şair ‘Yakınlık Makam’nı tanımlarken şöyle diyor:


    Burada Şeyh ibn’ül Habib,  kurbet (yakınlık) makamının mahremiyetine girenlere mahsus armağanları açıklıyor. Bu, «iki yay uzaklığı» denilen makamdır. Arifler bu tabiri bir yakınlık, yüzyüze buluşma, Tevhid’in gizli merkezi gibi manalara işaret sayarlar. Bu makamdan biri, eskiden nasıl dışta etkin idiyse şimdi de içte öyle etkindir. Daha önce Allah aşıklarını arayarak dolaştı, şimdi batınen Sevgili’ye dönmeyi umarak dolaşmaktadır. Kaside devam ediyor:


    TE

     


  •  


Leave a Comment

Please Login to insert comment.

 

Facebook Conversations