•  0
    Mindfulness

    Four-part structure of metaphysical worlds and realms from A HEART-BASED SUFI MINDFULNESS SPIRITUAL PRACTICE EMPLOYING SELFJOURNEYING

      Faruk Arslan    1        0        Report content

    Faruk Arslan, PhD Candidate, MSW, RSW Wilfrid Laurier University, sufitherapy@gmail.com

    Ontology

    <iframe src="//www.youtube.com/embed/F4ui0o5_jso" class="note-video-clip" width="640" height="360" frameborder="0"></iframe>


    Ontology refers to the nature of reality and, in Sufism, reality is put in place by the Creator.
    In Sufism, there are numerous names and qualities of the Creator, and there are different
    metaphysical worlds for those names and qualities (which are manifest by means of theophanies)
    in different levels. According to Gülen, these worlds are ´lem-i Lahut, ´lem-i Rahamut, ´lem-i
    Ceberut, and ´lem-i Melekut (Gülen, 2000. p.120). ´Lem-i Lahut is the world of divinity. It is the
    world of vahidiyet, the unseen of the unseen, the hidden treasure, the limitless world, and the
    world beyond the worlds. It is bordered by the signs of vahidiyet, known by its names, and
    encompassed by its qualities. It is interesting that although Gülen acknowledges this world as the
    world of ehadiyet while he discusses his understanding of ehadiyet and vahidiyet, (Gülen, 2000,
    pp.130-140), he nevertheless prefers to explain it as the world of vahidiyet when he speaks of
    metaphysical worlds (Gülen, 2000, p.123).  


    Gülen emphasises the words ehadiyet and vahidiyet because it is important to understand the
    Daoist approach to Mystery, which Gülen describes as part of the Sufi elaboration of this, in
    conjunction with the Islamic emphasis on revelation. Richard K. Kuri ( 2007) looks at Gülen’s
    Sufism, and continues with the Kantian retreat into Mystery in view of the modern aversion to
    religious authority and explicit religious discourse.  He ends by agreeing with Gülen's
    synthesizing thought in the light of lessons learned both from the distant past and from the
    increasingly apparent shortcomings of modernity (Khuri, 2007). ´Lem-i Lahut, asserts Gülen, is
    the intersection of divine tasks, holy qualities, and beautiful names. It is the first entification and
    the first comprehensive mirror for the theophany of God, a theophany that includes every
    material and supra-sensory being, their attributes and qualities, their beginning and their end,
    their development and changing. It is even the source of our being, senses, feelings, thoughts,
    and actions. It is the world which corresponds to the name Allah (Gülen, 2000, pp.123-124).


     The second metaphysical world, which is located under the ´lem-i Lahut, is the ´lem-i  
    Rahamut. The ´lem-i Rahamut is the world into which the mercifulness and beneficence of God
    open. Therefore, the existence of all animals and plants, their life, their reproduction, their
    harmony, cooperation, and order in all the levels of life are reflections of this world. Moreover,
    the compassion, help, and kindness that humans receive through their spiritual and physical
    attributes are echoes of ´lem-i Rahamut. In other words, the general compassion and mercy that
    the whole universe receives is the reflection of ´lem-i Lahut, while the mercy and compassion
    that every single being receives according to his ability is the reflection of ´lem-i Rahamut
    (Gülen, 2000, p.125).


    The third metaphysical world is the ´lem-i Ceberut. It is known as a mirror for the
    theophany of God’s names and qualities. This world is also related to destiny. Therefore, it is
    related to the individuals who are the subject of destiny as well. It is in this world, the ´lem-i  
    Ceberut, where all beings and occurrences are processed, but in a general sense. In contrast, they
    are subject to being processed in the ´lem-i Melekut individually (Gülen, 2000, pp.126-127). The
    ´lem-i Melekut is the last metaphysical world in Gülen’s cosmology. It is the last level of angelic
    beings and is the ceiling of the ´lem-i Mulk. In fact, ´lem-i Melekut is closely related to human
    perfection. If the heart of a human is open to the Melekut, it is vaster than the deserts. The
    spiritual bounties that come from the ´lem-i Melekut are the power, the treasure, and the
    foundation of the spirit. Therefore, no one can neglect the value of ´lem-i Melekut. Otherwise,
    they would be in danger of losing everything (Gülen, 2000, p.128).  Besides this four-part
    structure of metaphysical worlds, there is another way to explain these metaphysical realms.

     According to this second formulation, there are four worlds: ´lem-i Emr, ´lem-i Halk, ´lem-i
    Gayb, and ´lem-i Şehadet.  In this manner, the things that are related with the order of God, like
    mind, spirit, self, consciousness, senses, and comprehension are considered in ´lem-i Emr, the
    world of the [Divine] command (emr). On the other hand, physical beings and things related to
    time are considered to be in the ´lem-i Halk, the world of creation (Gülen, 2000, p. 122).  The
    ´lem-i Gayb is the world of the unseen. The beings that cannot be sensed through our five senses
    are considered to be in this world. Therefore, the ´lem-i Gayb includes ´lem-i Lahut, ´lem-i
    Rahamut, ´lem-i Ceberut, and ´lem-i Melekut, which are the hierarchically  ordered worlds (from
    highest to lowest) at the different levels of the unseen realm (Gülen, 2000, p.122).   The ´lem-i
    Şehadet is the world of the seen. It is the world that we can sense through our five senses. The
    ´lem-i Halk (The World of Creation), ´lem-i Madde (The World of Matter), ´lem-i Cisim (The
    World of Body), ´lem-i Suret (The World of Form), and so many worlds that are mentioned with
    different names are representations of this world from slightly different perspectives and with
    slightly different emphases.  Although the ´lem-i Emr, ´lem-i Halk, ´lem-i Gayb, and ´lem-i
    Şehadet are designated by distinctly different names, they are in fact intermingled worlds. The
    relationship between these worlds is the relationship of inner and outer. These worlds, however,
    as places of theophanies of names, qualities and even tasks of Lordship, are different from each
    other. Even their entification levels are different from each other (Gülen, 2000, p. 122).  
    Everything is the Being of the Creator and the being of the creation.

    Ulvî Âlemler

    By Fethullah Gülen


    Halik'in namütenahi isimleri olduğu gibi o esma ve arkalarındaki sıfatların birinci, ikinci ve üçüncü... derecede tecelli alanları ve taayyün noktalarının bulunduğu da bir gerçek. Bu âlemler, hem bizim idrak ufkumuz hem de kendi mânâ ve muhtevaları itibarıyla aşkın âlemlerdir. Âlem-i mülk ve âlem-i şehadete dair, her zaman net bazı şeyler bilmemiz mümkün olsa da, lâhut, rahamût, ceberut, melekût âlemleriyle alâkalı ne keyfiyet çerçevesinde ne de kemmiyet plânında açık bir şey söylememiz oldukça zordur. Bu konudaki bütün mülâhazalar, Kitap ve Sünnet'in belirleyici temel esaslarına sadık kalınarak tamamen keşfe, müşahedeye, mükâşefeye bağlı beyanlardır.

    İlim nazariyesi (epistemoloji) açısından Allah'tan gayrı zâhir-bâtın, lâtif-kesif, meşhud-gayrimeşhud, canlı-cansız, dünyevî-uhrevî her şeye âlem denir. Yukarıdaki çerçeve içinde bütün varlık ve onun perde arkası, Hazreti Zât'ın varlığının delili, icraatının belgeleri, kemâlinin aynaları, kaderi plân ve programının kitap ve defteri, belli bir tafsil adına her şeyin mahall-i taayyünü, aynı zamanda sıfat ve isimlerinin tecelli alanı olması itibarıyla görünen-görünmeyen hemen her şey O'na ait derin izler, emareler, nişanlar taşıdığından, hatta O'nü haykırdığından O'nun şahitleri mânâsına âlem unvanıyla yad edilmiş, hepsine birden "avalim" veya "âlemin" denmiş; akıl, ruh, nefis, şuur, his ve idrak gibi O'nun "Ol!" deyivermesiyle meydana gelen emir kaynaklı şeyler âlem-i emre bağlanmış; maddî, cismanî, terkip ve tahlil hususiyetlerini haiz, müddete vabeste arzî ve semavî bütün nesneler de âlem-i halk çerçevesinde mütalâa edilmişlerdir.

    Bu taksime bağlı ve bir mânâda onun içinde, "âlem-i şehadet", "âlem-i gayb" diye bütün avalime esas teşkil eden iki ana âlem daha vardır ki, zikredeceğimiz bütün âlemler onların birer şubesi mesabesindedir:

    1) Gözle görülmeyen ve zahirî duyu organlarımızla hissedilmeyen, gayb âlemi ki, başta lâhut, rahamût, ceberut, melekût âlemleri olmak üzere, görülmezlik ve duyulmazlığın değişik basamaklarında yerlerini alan ve farklı unvanlarla yad edilen, mânâ âlemi, ruh âlemi, misal âlemi, berzah âlemi ve bâtınî, lâtif, nuranî daha bir sürü âlem hep bu gaybî âlem çerçevesinde mütalâa edilegelmiştir.

    2) Gözle görülebilen ve zahir duyu organlarıyla hissedilebilen şehadet âlemi ki, âlem-i halk, âlem-i mülk, âlem-i madde, âlem-i cisim, âlem-i suret, âlem-i kesafet, gibi değişik ad ve unvanlarla yad edilen ne kadar âlem varsa hemen hepsi bu âlemin birer fakültesi durumundadır.

    Âlem-i gayb ve âlem-i şehadet, âlem-i emir ve âlem-i halk birbirinden farklı unvanlarla anılsalar da, bunlar iç içe âlemlerdir ve biri diğerinin zahirî buudu, öbürü de berikinin bâtınî derinliğinden ibarettir. Ancak, sıfat ve esmâ-i İlâhiyenin, hatta şe'n-i Rububiyetin birer mahall-i tecellisi ve farklı mertebede birer taayyün faslı sayılan bu âlemler tamamen birbirinden ayrı hususiyetler arz etmektedirler.

    Ehl-i tahkike göre varlığın, hususiyle insanoğlunun değişik vilâdet mertebeleri vardır:

    Bunlardan birincisi, esma ve sıfatın ilk zuhuru mertebesi; ikincisi, esnaf-ı melekûtun ceberut basamağında tulûu derecesi; üçüncüsü, cisim ve cevherlerin melekût burcunda bürûzu kademesidir. Böyle bir gelişme ve inkişaf tasavvuf ve bazı felsefî ekollerdeki "nüzul" ve "urûc" mülâhazalarına benzese de, urûc ve nüzûlla alâkasının olmadığı açıktır. Zira bunlar, birer taayyünün unvanı olarak zikredile-gelmişlerdir.. ve aynı zamanda seyr u sülûk-i ruhanîde de sâlikin "bekâbillah"a kadar uğrayacağı menzilleri işaretlemektedirler: Hak yolcusu, asar âleminden ef'âle, ondan esma ve sıfata, ondan da "bi gayri keyfin ve idrakin ve darbin min misâlin." (Bed'u'l-Emâlî) tecelli-i Zât'a urûc eder. Buna, âlem-i mülkten âlem-i melekûta, ondan âlem-i ceberut ve âlem-i rahamûta, ondan da "fenâfillah-bekâbillah" ufku şeklinde yorumlanan âlem-i lâhuta, bir mârifet, bir zevk-i ruhanî seyahati de diyebiliriz. Hakikî bekâbillah âlem-i melekûtu duymakla başlar ve kalbî, ruhî hayat mertebesini tam ihrazla da daha ötelere devam eder gider. Nihayet varlığını, O'nun ziyâ-i vücudunun bir gölgesi görebilecek mülâhazalara ulaşınca da "min vechin" seyahat sona erer. Biz şimdi, farklılıkları çerçevesinde, yukarıdan aşağıya -konuyu biraz da kendi idrak ufkumuza bağlıyoruz- "bî kem u keyf" bu inkişafı takip etmeye çalışalım:

    1) Âlem-i Lâhut: İcmalî tarif çerçevesinde, âsârıyla müberhen, esmâsıyla malum, sıfatlarıyla muhat, tasavvuru nâkâbil-i idrak, gaybu'l-gayb, kenz-i mahfî, âlem-i ıtlak, gayb-ı mutlak, hakikatü'l-hakayık unvanlarıyla bilinen vâhidiyetin (Bazıları ehadiyet demede ısrar ediyor) mahall-i tecellisi âlemler üstü bir âlemdir.

    Bir diğer yaklaşımla âlem-i lâhut; bizim varlığımızın, varlık basamaklarından birini ihraz edişimizin, gayb ve şehadet âlemlerinin, onlara ait bütün hususiyetlerin, hatta bizim ihsaslarımızın, duygularımızın, düşüncelerimizin, zâhir-bâtın latifelerimizle alâkalı faaliyetlerimizin biricik feyiz kaynağı ve "Allah" ism-i şerifine bakan aşkın bir âlemdir. Bütün şuunât-ı ilâhiye, sıfât-ı sübhaniye ve esmâ-i hüsnânın da mahall-i icmali -bu da yine kelime yetmezliğinden kaynaklanan fakir bir ifade- ve birleşik noktası mesabesindedir. Evet bu âlem, bilmutabaka bir tecelli-i Zât âlemidir; ama, bittazammun ve bililtizam diğer bütün âlemlerin de biricik kaynağıdır (Burada icmal ettiğimiz, tecelli-i Zât, tecelli-i şuun, tecelli-i sıfat ve tecelli-i esma konuları üzerinde daha önce durmuştuk). Ve tecelli, taayyün itibarıyla da bu ilk ve muhit âlem, aynı zamanda "ubudiyet" mülâhazasını da hatırlatan bir âlemdir. Yani ulûhiyet hakikati, mâbudiyet, maksudiyet, mahbubiyet mânâlarını da hâvi bulunduğundan bu âlem, Kur'ân'ın emir ve tavsiyeleri çerçevesinde Hakk'a ubudiyeti de tazammun etmektedir. Evet Allah, Allah olduğu için aynı zamanda Mâbud'dur, Maksud'tur, Mahbub'tur...

    Lâhut, Zât-ı Ulûhiyet'in câmi bir aynası olması itibarıyla ezelden ebede değişmezliği haizdir. Evet, o âyine-i ezel olduğu gibi tecellî-i lâyezaldir. Tarih boyu değişik düşüncelerden ubudiyet şekilleri doğagelmiş ve bu ubudiyetlere merci olmak üzere farklı mâbudlar uydurulmuştur. Ne var ki birer birer doğan bu ubudiyetler, mevsimi gelince veya miadı dolunca hemen hepsi unutulmuş, mâbud kabul edilen bütün ilâhlar hafızalardan silinip gitmiş; sadece ve sadece o Vahid u Ehad, o sıfât-ı ulyâ ve o esmâ-i hüsnâ sahibi Zat-ı Ecell ü A'lâ baki kalmıştır. O, ezelîdir; ezelî olduğu için de ebedîdir; kıdemi sabit ademi de mümtenidir.. ve işte lâhut âlemi de böyle bir tecellinin biricik mir'ât-ı mücellâsıdır.

    Bir diğer yaklaşımla lâhut âlemi, kâinatın heyet-i mecmuasında görülen/görülebilecek olan, maddî-mânevî her şeyin vücudunu, evsafını, hususiyetlerini, mebdeini, meadını, gelişimini, değişimini, inkişafını ve akıbetini câmi ilk mahall-i taayyün -yine dîk-i elfaza takıldık- ve icmalî ilk ayine-i tecellidir.

    2) Âlem-i Rahamût: Küre-i arz üzerindeki hayvanat ve nebatatın varolmaları, hayata mazhariyetleri, yaşamaları, üremeleri ve bütün bu merhalelerin hemen hepsinde apaçık müşahede edilen uyumları, âhenkleri, insicamları, intizamları gibi hususlar., sonra insanoğlunun ruhanî ve cismanî letâif ve uzuvları itibarıyla mazhar olduğu şefkat, merhamet, inayet, riayet., gibi özel bütün teveccühler hep bu ikinci taayyün diyeceğimiz rahmaniyet ve rahimiyetin mahall-i inkişafı olan âlem-i rahamûta bakmakta, bu âlemin menfezleriyle teveccühe teveccühle mukabeleyi ifade etmekte ve o yolla beslenmektedir. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Cenâb-ı Hakk'ın ehadiyet ve samediyetinin, bütün kâinat ve eşyadaki umumî, mutlak, fakat inkişaf ve tafsile açık zatî teveccühleri lâhutiyete ait bir tecelli -tecelli demek de doğru ise- her nesne ve herkesin belli ölçüde ve istidadına vabeste olarak yine onun rahmet, şefkat, himaye, inayet, riayet ve sıyânetinden istifaza ve istifadesi ise -vahidî ve ehadî tecellilerin farklılığı mahfuz- rahamût ufkundan akseden bir cilvedir. Rahamût âlemi tamamen, sıfat ve esma dairesine bakmaktadır. Rahmaniyete nisbeti açısından sıfât-ı Zât'ın daire-i hâssı, rahimiyetle münasebeti itibarıyla da sıfât-ı fiile mahsus bir tecelli alanı mesabesindedir. Rahamûtun, Cenâb-ı Zât'ın, gazabına sebkat eden engin, vâsi, hatta namütenahi rahmetinin mebde'den müntehaya her tekevvün ve her şe'n adına bir mebde-i taayyün olduğunu söylemek de mümkündür. Evet, Hazreti Zât'ın rahmaniyeti, O'nun fevkalâde merhametli olduğunu, rahmet ve şefkatinin sınırı, haddi ve nihayetinin bulunmadığını ifade ettiği gibi, o rahmaniyetin mahall-i tecellisi olan Rahamût da olabildiğine engin, şamil ve her şeyi kucaklayan bir mahall-i rahmet -vasfına tam muktedir değiliz- olduğunda şüphe yoktur. Rahimiyet sıfatının, fiilî ve amelî bir durumu haiz olması açısından rahamût âlemine, her şeyin ilm-i vücud merhalesinden -böyle denebilecekse- ötelerin en son noktasına kadar, varlıkla alâkalı, her şey ve herkesin liyakati ölçüsünde ona mütemâdî tecellilerin kaynağı demek uygun olur zannediyorum. Rahmaniyet ve rahimiyetteki farklılıklar açısından rahamût âlemi birinci sıfat itibarıyla ezele, ikinci sıfat açısından da lâyezale bakar. Evet, her şeyin ilk yaratılışında mazhar olduğu cebrî lütfîler, ihsanlar Hazreti Zât'ın rahmaniyetine bağlı asardır ve bu asardan mahrum herhangi bir varlığın mevcudiyeti de söz konusu değildir. Her şey vücuduyla, hususî vasıflarıyla, yaşamasıyla, üremesiyle, neslini devam ettirmesiyle rahmaniyet çizgisinde rahamûta; herkesin sa'y u gayret, cehd ü hareket ve aktivitelerine terettüp eden ikramlar, ihsanlar, teveccühler, cennetler ve Cemalullah'a mazhariyetler de ona rahimiyet ufkundan bakmaktadır.

    Hem âlem-i lâhut hem de âlem-i rahamût birer bilme; bilip rahmet, şefkat, inayet., gibi cebrî lütfî tecellilerle kendini bildirme, sonra da bütün bunları nazara vererek gönülleri ubudiyet-i kâmileye hazırlama, yönlendirme âlemleridir.

    3) Âlem-i Ceberut: İlâhî isim ve sıfatların tecelli alanı olarak bilinir. Ona; âlem-i vahdet, berzah-ı kebir, hakikat-ı Ahmediye, ruh-u a'zam, ruh-u küllî, zıll-i evvel de denmektedir. Bazı sofiye, âlem-i ceberûtu tamamen esma ve sıfat dairesinden ibaret görüp, onu âlem-i lâhut ve rahamût arasında veya lâhut ve melekût ortasında bulunan ilâhî kudret ve azamet âlemi olarak yorumlamıştır. Bu âlemin semavî ve manevî olduğunda şüphe yok. Ancak böyle bir âlemin, Hermes'in semavî mülâhazaları ve Eflatun'un İdeler alemiyle münasebetinin olmadığı da açıktır. İbrahim Hakkı Hazretleri'ne göre ceberut âlemi, bütün âlemlere nazır, kürsînin üstünde ve arş-ı a'zamın altında -altla-üstle her ne kastediliyorsa- manevî bir âlemdir.

    Bu mütalâalar çerçevesinde, melekût âlemi kürsînin altında tasavvurlar üstü, aşkın lâhut âlemi ise, istiva-i arş mazmununa bağlı ve "fevk-taht" mülâhazalarından müberrâ, her şeyin üstünde. Rahamût âlemine gelince o ayrı bir mahall-i tafsil ve inkişaf; ceberut âlemi ise, rahamût âleminin önünde veya yanında bir âlem-i azamet ve hakimiyettir...

    Kaza ve kader hâdisesinin ceberut âlemi ile hususî bir münasebeti vardır. Bu münasebet, kadere mevzu şahıslar planındaki hâdiselerle de dolayısıyla alâkalıdır. Âlem-i ceberut, hemen bütün eşya ve hâdiseler adına saf ve lâtif bir âlemdir. Bu itibarla da onun âlem-i mülk ve melekûta bir fâikiyeti vardır. Bu âlemde bütün varlık ve hâdiseler külliyet plânında bir vetire takip ederler; alttaki melekût ve mülk âlemlerinde ise, cüz'iyat ve teferruat dairesinde bir gelişme ve inkişaf gösterirler.

    4) Âlem-i Melekût: Emir âlemi, ervah âlemi, berzah âlemi, son taayyün ve ruh-i izafî ufku da diyeceğimiz lâtif varlıklar âleminin son mertebesi ve âlem-i mülkün de tavanı mesabesindedir. Bu şekilde bir tasnif ve tertip; zât, sıfat ve ilâhî isimlerin tecelli mertebelerine birer unvan olmaları açısından zikredilmektedir., ve böyle bir yaklaşımın temeli de keşfe, zevke, muhkem nusûsa bağlılık içinde içtihada, te'vile ve tefsire dayanmaktadır.

    Ceberut, melekût ve mülk âlemleri, iç içe, zâhir-bâtın münasebeti çerçevesinde birbirinin farklı derinliklerinden ibarettir: Yani ceberut âlemi, eğer müstakil ve zatî bir âlemse, melekût ve mülk âlemleri onun birer buudu durumundadırlar. Aslında ceberut âlemi tamamen bir mahiyetler âlemidir ve haricî vücudu da söz konusu değildir. Onda, her nesne, muayyen mahiyetler şeklinde birer icmal; melekût ve mülkte ise zahir ve bâtın yanlarıyla her şey bir tafsil ve inkişaf vetiresi yaşamaktadır.

    Melekût dahil, bütün üst âlemler muallâ ve aşkın âlemlerdir ve bu âlemler için alt-üst, ön-arka, gece-gündüz, dün-bugün söz konusu değildir. Öyle ki, inkişaf etmiş bir gönül, melekûtî ufku itibarıyla dünü bugünle beraber, bugünü de yarınla beraber duyup yaşayabilir ve zaman üstü olmayı bütün derinlikleriyle duyabilir.

    Aslında, insanın hilâfeti de onun, kalbi itibarıyla ve melekûtla münasebeti açısındandır. Onun zahiri mülk, bâtını ise melekûttur. Kâinatlarla arş, arzla Kabe arasında da aynı şeyler söz konusudur. Melekûta açık bir kalb sahralardan daha geniş, mülk itibarıyla koca bir ceset ise fincandan daha dardır. Mülk hissin kesafet mahalli, melekût letâifin inbisâtı sahasıdır. Melekûtî varidat her ruhun serveti, kuvveti ve temelidir ve hiçbir kimsenin bundan müstağni kalması da mümkün değildir. Bu itibarla da, melekûttan kopan ruh, bütün bütün kaybetme vetiresine girmiş sayılır.

    Mülkün de, melekûtun da mazhar-ı tammı, mümessil-i hassı Hazreti Ruh-i Seyyidi'l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) 'dır. O, zahiriyle en kâmil şekil, suret ve sîretin, bâtınıyla da, ruh-u İslâm'ın benzersiz temsilcisidir. Miraç bu ufkun bir kerameti, bir mucizesi ve bir inkişafıdır. Evet O, miracıyla hem mülk hem de melekûta ait müşahede, mükâşefe ve muayenelerin en erilmezlerine ermiş, yer ve gök ehlinin medar-ı fahri olma payesine yükselmiştir.

    Hakk'ı müşahedenin değişik mertebe ve basamakları vardır. Tevhid-i ef'âl ufkundan müşahede bu mertebelerin ilki, tevhid-i sıfat zirvesinden müşahede ikincisi, tevhid-i Zât şahikasından duyup zevk etmek ise sonuncusudur. Ne var ki, bu seviyedeki müşahedelere mâni bir kısım perdelerin mevcudiyeti de beşer tabiatının muktezasıdır. Evet hissî, hayalî, vehmî bazı hicaplardan tutun da şer'î kriterlere riayet edememe, Sünnet muvazenelerini koruyamama ve şatahata girme., gibi hususların her zaman insanın karşısına çıkıp onu engellemeleri söz konusudur.

    İşte bu perdelere takılmayan kalbler, yükselip mâsiva kirlerinden arınınca, değişik hakâyık, hatta hakikatü'l-hakâyık karşısında mücellâ birer ayna hâlini alır., ve Hazreti Zât ve Sıfât'ın envârına birer makes seviyesine yükselir; yükselir de hak yolcusu bulunduğu yerden melekûtla münasebete geçer.. ceberûtun dilini kullanır.. rahamûtla alış verişte bulunur.. ve tecelliyât-ı lâhutla farklı bir aşkınlığa ulaşır; derken, kalb, melekût mırıldanmaya, ruh ceberut soluklamaya, sır lâhûtî duygular yaşamaya başlar ki, bunlardan birincisi "feth-i karîb", ikincisi "feth-i mübîn" üçüncüsü de, "feth-i mutlak" unvanlarıyla yad edilmektedir.

    اَللَّهُمَّ يَا مُفَتِّحَ اْلأَبْوَابِ افْتَحْ قُلُوبَنَا وَحَوَاسَّنَا إِلَى اْلإيمَانِ وَالإسْلاَمِ وَاْلإحْسَانِ وَوَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَالهِ وَأَصْحَابِهِ ذَوي الْقَدْرِ وَالوَفَاءِ.

    Sızıntı, Mayıs 2001, Cilt 23, Sayı 268


     


    https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/53-Kalbin-Zumrut-Tepeleri/1265-Fethullah-Gulen-Ulvi-Alemler


     


    KRİTİK


     


    Hocaefendi, bu makalesinde diğer Sufilerin tanımlama, terkip, tasnif  ve tanzimi dışına çıkarak içtihat yapmıştır. Zira İslam irfan müktesebatı bu bahisleri farklı tasnifle tertip etmiştir. En umumi olanından en hususi (teferruatlı) olanına kadar çeşitli tertipler mevcuttur. En umumi tasnif, ikili olandır ve “Alem-i Gayp” ile “Alem-i Şehadet”tir. Dörtlü tasnif ise; “Alem-i Lahut”, “Alem-i Ceberut”, “Alem-i Melekut” ve “Alem-i Nasut”tur. Yedili tasnif de şöyledir; “La Taayyün” (Zat-ı Ehadiyet), “Taayyün-ü Evvel”, “Taayyün-ü Sani”, “Alem-i Ervah”, “Alem-i Misal”, “Alem-i Şehadet” ve “Alem-i cami” (yani İnsan-ı Kamil)… Bundan sonra kırklı tasnif de var, ki bahisler teferruata doğru uzanır. Farklı tasnif ve tertipler yapılmış olsa da, ana hatlarıyla bu çerçevede seyretmektedir.

    Bu tasnifleri toplu olarak şöyle tertip etmek kabil olsa gerek…

    I-Alem-i Gayb
    A-Alem-i Lahut
    1-La Taayyün
    B-Alem-i Ceberut
    2-Taayyün-ü Evvel
    3-Taayyün-ü Sani
    C-Alem-i Melekut
    4-Alem-i Ervah
    5-Alem-i Misal
    II-Alem-i Şehadet
    D-Alem-i Nasut
    6-Alem-i Şehadet
    7-İnsan-ı Kamil

    Dipnot: Bu eleştiriyi getirenler elbette Siyasi İslamcıların Sufi geçinen akademisyen kanadıdır. İsimleri ile ortaya çıkmadan gölge boksu yapıp münafıkca ve şeytanca şüphe ve fitne atmaya çalışıyorlar. İlmi olmayanın kafasını karıştırmaları mümkün, lakin Sufi yemiyor ki. Hz. İsa'yı kıskanıp hasetle kinle Roma Valisine satan Mabed'i ele geçirip Dinle halkı soyan Ferisi Yahudileri gibiler. F. A.



     


  •  


Leave a Comment

Please Login to insert comment.

 

Facebook Conversations