•  0
    Mindfulness

    Bediüzzaman Said Nursi Düşüncesinde İ'caz-ı Kur'an

      Faruk Arslan    1        0        Report content

    Bediüzzaman’ın Genel Hayat Hikâyesi

    Ulûm-u Arabiye ve Ulûm-u Şeriada büyük ilerleme kaydetmiş, bunun yanısıra riyaziyyat, felekiyat (uzay ilmi), kimya, fizik, jeoloji, felsefe vb. ilimleri de tahsil etmiştir. İslâmî ilimlerin okutulduğu bir üniversitenin ve dinî ilimler yanında ulûm-u medeniyyenin de okutulduğu okulların inşa edilmesine büyük önem vermiştir. Kendisini, sorulan bütün sorulara cevap vermeye yöneltmiş, istibdaddan kurtulmak ve güven nizamını tesis etmek için çalışmış, bu esnada bir çok zorluklara ve eziyet­lere maruz kalmıştır. Ardında çok sayıda ve büyük çaplı eserler bırakmıştır. Bunlar­dan bazıları; Sözler, Mektubat, Şualar, Lem’alar vb. Tefsir ve i’caz alanındaki en önemli eseri “İşaratü’l-İ’câz fi Mezânni’l-îcâz”dır. Bu ve benzerleri eserlerinin sayısı yaklaşık 210’dur. Bunlar “Tefsir, belagât ve akîde alanında yazılmış aklî muhakeme­lerdir” şeklinde tavsîf edilmiştir. 2

    Bediüzzaman Said Nursî, önemli bir âlim, fikir adamı, müceddid ve samimi büyük bir mücahiddir. Kendisi tâ küçük yaşlardan beri Islâm ilimleri alanında temayüz etmis, onları olaganüstü bir şekilde, hem hıfz etmek hem de anlamak suretiyle kavramıştır. Bu özelliğinden dolayı, zamanının büyük âlimleri onun üstünlüğünü teslim etmişlerdir.

    Bediüzzaman, ümmetinin dertlerini yüklenmiş, içinde bulundugu menfî şartları düzeltmek ve islah etmek için tebliğ sancağını eline almış ve ülkesinden düşmanı kovmak için gönüllü mücahidlerin komutasini üstlenmis bir kisidir. Daha sonra islah hareketininin önderligini yapmis ve büyük bir azim ve gayretle küfür ve ilhad akimina karsi koymustur. Yoluna atilan dikenler ve büyük eziyetler, azmini kiramamis, dinyadan göçünceye kadar fikriyle, ilmiyle, kalemiyle ve temiz ve nezih hayatiyla cihada devam etmistir.

    Bediüzzaman, kaleme aldigi bütün Risalelerini, Kur'âna hizmet etmek, onun hakikatlerini bütün dünyaya duyurmak, iman esaslarini teyid etmek ve küfrün karanliklarini izale etmek gayesiyle telif etmistir.

    Bu önemli fikir adamınin dünyasina girmek ve ilmi ortamin teneffüs etmek isteyen her arastirmacinin, öncelikle onun düsüncesine giden kapilari açmasi için, beraberinde özel anahtarlari bulundurmasi ve belli geçitlerden geçmesi gerekmektedir. Söz konusu anahtarları da şöyle özetlemek mümkündür:

    1. Hayatini bütün ayrintilariyla okumak,

    2. Hz. Peygamber (sav)'in ona Kur'ân ilmi vermesine dair duasi,

    3. O dönemdeki Ingiliz sömürgelerinden sorumlu bakanin Kur'ân ile ilgili sözlerinden haberdar olduktan sonra kendi kendine aldigi karar: "Sunu bütün dünyaya ilan ediyorum ki, Kur'ân, nûru sönmeyen manevî bir günestir ve onun nurunu söndürmek mümkün degildir."

    4. Bütün hayatini Kur'ân-i Kerim'e vakfetmis olmasi. Zira, Bediüzzaman o uzun mesakkatli hayatini Kur'ânla iç içe yasadi, hapishanede ve sürgünde biricik arkadasi, mûnisi, hayatinin nuru, kalbinin sürûru ve yolunun aydinlaticisi sadece Kur'ân'di.

    5. Onun dünyadan el etek çekmesi ve dünya zinetine tenezzül etmemesi,

    6. Yazdigi bütün eserlerin çok ciddi ve orjinal bir özellige sahip olmasi; Bediüzzaman bilgiyi, iman nurundan ve mümarese ettigi ortamin onu kamçilamasindan, Kur'ânin sirlari ve bereketinden, ve esmâülhüsnânin tecellilerinden almistir. Onun için kaleme aldigi Risaleler nur adini almis ve bölümleri; lemâlar, suâlar, Nûr pencereleri, sûle.. seklinde disariya yansimistir, o bütün bunlari kaleme alirken, baskalarinin yaptigi gibi, kitaplardan ve kaynaklardan kopyalama ve nakil yoluna gitmemistir.

    İşte bunlar bu büyük mütefekkirin kisiligine dair herhangi bir yönü arastirmak isteyen kisinin ihtayaç duyacagi bazi anahtarlardir.

    Bediüzzaman Said Nursî'nin Eserlerinde Kur'ân İ'câzı

    Bu büyük mütefekkir insana göre, Kur'ân i'câzi ile ilgili yeni gelismeler etrafinda bir arastirma yapmayi teklif ettigimde, diger kitaplarina müttali olmamistim, Isârâtül I'câz Fi Mezânni Icâz adli eserin Kur'ân i'câzi ile ilgili yegane eser oldugunu zannediyordum, ancak diger kitaplarina da muttali olunca söz konusu zannimin yanlis oldugunu anladim.

    Bazi Nur talebeleri -Allah kendilerinden razi olsun- bana, Sözler'i, özellikle Yirmibesinci Söz'ü tavsiye ettiler, bu Söz'ü mütâla etmeye baslayinca, Bediüzzaman'in daha önceki Söz'lere, Risalelere ve kaleme aldigi baska teliflere göndermede bulundugunu farkettim. Mütâlaa ve arastirmalarimi devam ettirirken Yirmibesinci Söz'ün bir paragrafinda, müellifin Kur'ân i'câzi ile ilgili hakikatleri isledigi bir takim kitap ve risalelere atifta bulundugunu gördüm, orada söyle diyordu:

    "Mahzen-i mu'cizât ve Mu'cize-i kübrâ-yı Ahmediyye (a.s.m) olan Kur'ân-i Hâkîm-i Mu'cizül-Beyanın hadsiz vücuh-u i'câzından kırka yakın vücuh-u i'câziyyeyi Arabî risalelerimde ve Arabî Risale-i Nur'da ve İsârât-ül-İ'câz namindaki tefsirimde ve geçen su yirmidört Sözlerde işaretler etmişiz."

    Böylece anladim ki, konu Risale-i Nurda genis, çok bahisleri ve farkli yönleri ele alan bir konudur, bunun üzerine konuyu Bediüzzaman'in, Kur'ânin i'câzi ile ilgili kendine has tespitleri içeren belli vecihleri islemeye karar verdim, dolayisiyla yapacagim bu is pek kolay degildi, çünkü Bediüzzaman'in bu konuda kaleme aldigi fikirler çok ciddi ve orjinallik arzediyordu. Ben bu çalismamda konuyu bütün ayrintilariyla hakkiyla isledigimi iddia edemem, benim yaptigim sadece bu büyük mütefekkirin genis bahçesinde bir tur atmak, güzel çiçeklerinden bir buket derlemek, ummânindan bir kaç yudum içmek, orjinal tespitlerinden birkaçini seçmek ve Nur'larindan bir parça esinlenmektir.

    Kur'ân İ'cazını Beyan Bağlamında Nursî'nin Getirdiği Yeniliklerden Bir Nebze

    Kur'ânin Tarifi: Burada sözlerime Bediüzzaman Said Nursî'nin Kur'ân'a getirdigi çok latif bir tarife dikkat çekmekle baslamak istiyorum, çünkü bu tarif Kur'ân-i Kerim gerçeginin derin bir boyutta idrak edildigine ve onun celil ve latif maksatlarinin derin bir sekilde anlasildigina delalet eden bir tariftir. Allah Teâlâ beni bu tarife ulasmaya muvaffak kildiginda ne kadar sevindigimi anlatamam! Zira çalismalarim esnasinda, Kur'ân'in azametine, hakikatine ve özüne layik bir tanimla karsilasmak ümidiyle eski ve bilinen tarifleri karsilastirirken, zihnimde tasarladigim bir tanima ulasamiyordum, surasi kuvvetle muhtemeldir ki, Said Nursî bütün bu tariflerden haberdardi, ancak özü, kalbi ve ruhu Kur'ânla yogurulan Üstad Bediüzzaman Kur'ân-i Kerim'in parlak nurlarindan bir tarif ortaya koymayi tercih etmis ve söyle dile getirmistir:

    "Kur'ân; su kitab-i kebir-i kâinatin bir tercüme-i ezeliyesi; ve âyât-i tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-i ebedîsi; ve su âlem-i gayb ve sehadet kitabinin müfessiri; ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i Ilâhiyenin mânevî hazinelerinin kessafi; ve sutûr-u hâdisâtin altinda muzmer hakaikin miftahi; ve âlem-i sehadette âlem-i gaybin lisani; ve su âlem-i sehadet perdesi arkasinda olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-i ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-i ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi; ve su Islâmiyet âlem-i mânevîsinin günesi, temeli, hendesesi; ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritasi; ve Zât ve sifât ve esmâ ve suûn-u Ilâhiyenin kavl-i sârihi, tefsir-i vâzihi, burhan-i kàtii, tercüman-i sâtii ve su âlem-i insaniyetin mürebbîsi; ve insaniyet-i kübrâ olan Islâmiyetin mâ ve ziyasi; ve nev-i beserin hikmet-i hakikiyesi; ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürsidi ve hâdîsi; ve insana hem bir kitab-i seriat; hem bir kitab-i dua; hem bir kitab-i hikmet; hem bir kitab-i ubudiyet; hem bir kitab-i emir ve davet; hem bir kitab-i zikir; hem bir kitab-i fikir; hem bütün insanin bütün hâcât-i mâneviyesine merci olacak çok kitaplari tazammun eden tek, câmi bir kitab-i mukaddestir; Hem bütün evliya ve siddikîn ve urefâ ve muhakkikînin muhtelif mesreplerine ve ayri ayri mesleklerine, herbirindeki mesrebin mezâkina lâyik ve o mesrebi tenvir edecek ve herbir meslegin mesâkina muvafik ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-i semâvîdir." 2

    Bu ifadeler, söz konusu tariften seçilmis ifadeler olup Said Nursî'nin Kur'ân-i Kerim ve onun i'câzi ile ilgili arastirmalarinda ortaya koydugu dini boyutu ortaya koymaya kâfi niteliktedir. Said Nursî, bu tarifle, mütekaddim mantik ve ûsül âlimlerinin yaptigi gibi, zahirî niteliklerle kendini mesgul etmedigi anlasilmaktadir, kendisi isin hakikatine, özüne, maksat ve gayesine yönelik bir tarif yapmistir.

    Kur'ân İ'cazini Zevketmenin Şartı

    Bediüzzaman Said Nursî Kur'ân-i Kerim'e, mevcut konumda ve ülfet perdesinden bakilmasinin, Kur'ân-i Kerim'in her âyetindeki cemali ve i'câzi görmeye mani oldugunu açik bir sekilde ifade eder, bu sebeple Kur'ân i'câzinin zevkedilmesine yönelik bir sart ortaya koyar, o sart da, Kur'ân-i Kerim üzerinde düsünen kisinin kendini Kur'ânin indigi cahiliyye asrinda, bedevîligin ve cehaletin sahrasinda tasavvur etmesidir, kisinin zihinsel anlamda o tarihi kesite intikal etmesi Kur'ânl'a arasindaki ülfet perdesinin zail olup i'câzinin inceliklerini zevketmesine sebep olacagini ifade eder ve baska bir metot takip edilmesi durumunda bu zevkin tadilamayacagini vurgular. Iste bu baglamda Bediüzzaman söyle der:

    "Iste, Kur'ân'in herbir âyeti, birer necm-i sâkip gibi i'caz ve hidayet nurunu nesirle küfür ve gaflet zulümâtini dagittigini görmek ve zevk etmek istersen, kendini Kur'ân'in nüzulünden evvel olan o asr-i cahiliyette ve o sahrâ-yi bedeviyette farz et ki, hersey zulmet-i cehil ve gaflet altinda, perde-i cumud-u tabiata sarilmis oldugu bir anda, birden Kur'ân'in lisan-i ulvîsinden

    'Göklerde ve yerde ne varsa Allah'i tesbih eder. Onun kudreti her şeye galiptir ve hikmeti her şeyi kuşatır.' (Hadid Sûresi, 57:1.);

    'Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsi o Allah'ı tesbih eder ki, her şeyin hakikî sahibidir, her türlü noksandan münezzehtir, kudreti her şeye galiptir ve hikmeti her şeyi kuşatır.' (Cum'a Sûresi, 62:1.)

    gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-i âlem "sebbeha, tüsebbihu" (tesbih eder, tesbih eder) sadâsıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar." 3

    Tesrii I'câz veya Hidâyet Eksenli I'câz

    Kur'ân bir tesri ve hidâyet kitabidir; o, ter-u tazeligini ve gençligini her zaman muhafaza eden ve her zaman dilimine hitap eden bir Kitap'tir, beser kaynakli hiçbir düsünce sistemi Kur'ân'dan daha dogru degildir, Allah Teâlâ Arap müsriklerine ve her dönemdeki müsriklere hitaben söyle buyurur:

    " De ki 'Eger dogru sözlü iseniz, Allah katından, bu ikisinden daha dogru bir Kitap getirin de ona uyayım.' Eger, Sana cevap veremezlerse, onların sadece heveslerine uyduklarını bil." (Kasas, 49, 50)

    Uzun bir zaman insanlar bu âyet-i kerimeyi okuyup tekrar etmelerine ragmen, onun tesrii seviyedeki i'câzini derin bir boyutta anlayamamislardir, ancak Said Nursî bu âyet-i kerimeyi, (Kur'ân'in Sebâbetigençligi ter-u tazeligi)basligi altinda ele alir ve bu baglamda söyle der:

    "Kur'ân-i Kerîm her asırda taze nazil oluyor gibi, tazeligini, gençligini muhafaza ediyor." 4

    Bediüzzaman Kur'ân-i Kerim'in ezelî bir hitap oldugunu ve bütün asirlarda yasayan her insan tabakasina hitap ettigini açikça ifade eder, bu tespitten hareketle, Kur'ân-i Kerim'in söz konusu gençligin devamli olmasini gerektirmektedir. Bu tespit de Kur'ân'in fezâili ile ilgili Hz. Ali(r.a)'dan nakledilen ve Kur'ânin "okumakla eskimeyecegi, âlimlerin ondan doyamayacagi ve esrârinin kiyamete kadar devam edecegi" seklinde zikredilen hadisle örtüsmektedir.

    Bediüzzaman Said Nursî Kur'ân i'câzinin bu yönünü çok mâhirâne ve harika bir üslûpla ortaya koyar ve Kur'ânin tesriini, insanligin tesri ve tanzim alaninda ulastigi en son nokta kabul edilen modern medeniyet sistemleriyle kiyaslama yoluna gider.

    Bediüzzaman Said Nursî insanligin ortaya koydugu eserlerin ve kanunlarin, zamânâ bagli olarak, insan gibi yaslanip ihtiyarladigini açik bir sekilde ifade ederken, Kur'ânin hüküm ve kanunlarinin zamanin ilerlemesiyle daha da güç ve kuvvet kazanip perçinlestigini ve tazeligini muhafaza ettigini dile getirir. Modern medeniyetin hayat tarzi ile Kur'ân-i Kerim in hikmetini kiyaslama baglaminda, Bediüzzaman Said Nursî, modern medeniyyetin sosyal hayatta, kuvveti temel kriter aldigini, her seyde menfaati hedefledigini, mücadeleyi hayatin düsturu saydigini, sosyal bir bag olarak menfî milliyetçiligi ve irkçiligi esas aldigini, ve bütün gayesinin insanin arzu ve heveslerini tatmin etmek oldugunu ifade etmistir.

    Devamla Bediüzzaman Said Nursî söyle der:

    "Halbuki, kuvvetin se'ni, tecavüzdür. Menfaatin se'ni, her arzuya kâfi gelmediginden, üstünde bogusmaktir. Düstur-u cidâlin se'ni, çarpismaktir. Unsuriyetin se'ni, baskasini yutmakla beslenmek oldugundan, tecavüzdür. Iste, su medeniyetin su düsturlarindandir ki, bütün mehâsiniyle beraber, beserin yüzde ancak yirmisine bir nevi surî saadet verip seksenini rahatsizliga, sefalete atmistir."

    "Amma hikmet-i Kur'âniye ise, nokta-i istinadi, kuvvet yerine "hakki" kabul eder. Gayede, menfaat yerine "fazilet ve riza-i Ilâhîyi" kabul eder. Hayatta, düstur-u cidal yerine, "düstur-u teavünü" esas tutar. Cemaatlerin rabitalarinda, unsuriyet ve milliyet yerine, "rabita-i dinî ve sinifî ve vatanî" kabul eder. Gayâti, hevesât-i nefsaniyenin nâmesru tecavüzâtina sed çekip ruhu maâliyâta tesvik ve hissiyat-i ulviyesini tatmin etmektir ve insani kemâlât-i insaniyeye sevk edip insan etmektir."
    5

    Bu karsilastirmanin sonunda Bediüzzaman Said Nursî modern medeniyetin geçmis dinlerden ve özellikle Kur'ân-i Kerim'den birçok meziyet ve güzellikleri almis olmasina ragmen Kur'ân karsisinda maglup düstügünü vurgular.

    Bediüzzaman Said Nursî tesrii i'câzi izah etmek için Kur'ân'in tesrilerinden dört meseleyi seçer.

    Birinci Mesele: Bu meselede, Bakara suresinin 43. âyetinde geçen ..ve zekâti verin âyet-i ile, yine Bakara suresinin 275. âyetinde geçen: "Allah alisverisi helal, faizi ise yasakladi" ifadeleri ele alir. Bediüzzaman Said Nursî, bu iki hükümdeki Kur'ân'in i'câzini beyan etmek için bir giris yapar ve giriste sosyal hayattaki bütün çalkantilarin ve isyanlarin temel sebebinin tek bir cümle oldugunu vurgular, o cümle de: "Ben karnımı doyurduktan sonra başkası acından ölmüş, beni ilgilendirmez!" Ayni sekilde söz konusu giriste bütün rezaletlerin ve ahlak disi tavirlarin temelinde yine tek bir cümlenin oldugunu ve bunun: Sen kazan ben yiyeyim, sen yorul ben dinleneyim oldugunu ifade eder. Bu baglamda Bediüzzaman söyle der:

    " Evet, hayat-i içtimaiye-i beşeriyede havas ve avam, yani zenginler ve fakirler, muvazeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvazenenin esası ise, havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi, birinci kelime havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci kelime avâmı kine, hasede, mübarezeye sevk edip rahat-i beşeriyeyi birkaç asırdır selb ettiği gibi, şu asırda sa'y, sermaye ile mübareze neticesi, herkesçe malûm olan Avrupa hâdisât-i azîmesi meydana geldi." 6

    Ancak Kur'ân-i Kerim birinci cümleyi kökünden söküp onu zekâtla tedavi ederken, ikinci cümleyi de faizin haram kilinmasiyla bertaraf etmektedir.

    Kur'ân-i Kerim'in ahkâmi ile modern medeniyetin örf ve âdetleri arasinda yapilan bu kiyaslama ile, Bediüzzaman Said Nursî diger üç meseledeki i'câzin sirrini beyen eder, o üç mesele de: Taaddüdü zevcât, miras taksimi ve fotograf meselesi. Burada içinde bulundugumuz makam bunlari ayrintili bir sekilde ortaya koymaya müsait degildir.

    Kur'ân'ın Harikulâde Câmiiyyeti

    Bediüzzaman Said Nursî'nin bu baslik altinda isledigi meseleler, Kur'ân'in i'câzini beyan noktasinda en yeni tespitlerden kabül edilir. Çünkü eski âlimlerin gayretleri Kur'ân'in belagî ve beyanî üslûplarina yönelikti, hatta meâni ilminin kurucusu Abdülkâhir Cürcânî de, gayretlerini cümle düzeyindeki nahvi terkiplerin belagî mânâlari üzerinde hasretmistir.

    Ancak Bediüzzaman Said Nursî, Kur'ân-i Kerim'in harikulâde camiiyyetinin, isledigi lafizlarda ve degindigi ilimlerde, bahislerde ve mânâlarda bulundugunu açiklamistir. Makam bütün bu noktalari ayrintili bir sekilde ortaya koymaya müsait olmadigi için Kur'ânin camiiyyeti ile ilgili sadece iki yönü ele alacagim: Birincisi, Kur'ânin lafiz eksenindeki harikulâde camiiyyeti; ikincisi de Kur'ân-i Kerimin bahislerindeki harikulâde camiiyyeti.

    Kur'ân'ın Lafiz Eksenindeki Harikulâde Câmiiyyeti

    Said Nursî, Kur'ân'in her kelimesinin, hatta her harfinin, bazen de her sükûnunun birden çok mânâ ifade edecek ve herkese, seviyesi oraninda ondan faydalanmasini saglayacak çok dakik bir sekilde yerlestirildigini ifade eder ve bu baglamda: "Her âyet-i kerimenin zâhiri ve bâtinî mânâsi, bir basi ve sonu vardir. Herbirinin kökü, dali ve yapraklari vardir" hadisine 7 isaret eder 8. Daha sonra Bediüzzaman Kur'ân'dan bazi misaller vererek onlari tahlil etmek, içerdikleri harikulâde câmiiyyeti beyan etmek ve her tabakanin bu âyetten ne oranda nasiplendigini zikretmek üzere daglari zemininize birer direk ve kazik kilmadik mi? âyetini misal verir: Âvamin, sairin, fesahat ve belâgat ehli bedevî Arab'in, cografya uzmaninin, sosyologun ve tabiat feylesofunun bu âyetten kendi seviyeleri oraninda farkli farkli mânâlar anladiklarini kaydeder.

    Bediüzzaman bu kabilden olmak üzere birkaç misal daha anar ve itiraz konumundaki birinin edasiyla söyle bir soru gündeme getirir ve söyle der:

    "Eğer desen: "Geçmis misallerdeki bütün mânâlari, nasil bilecegiz ki Kur'ân onlari irade etmis ve isaret ediyor?"

    "Elcevap: Madem Kur'ân bir hutbe-i ezeliyedir. Hem muhtelif, tabaka tabaka olarak, asirlar üzerinde ve arkasinda oturup dizilmis bütün benî Âdeme hitap ediyor, ders veriyor. Elbette o muhtelif ifhâma göre müteaddit mânâlari derc edip irade edecektir ve iradesine emareleri vaz edecektir.Evet, Isârâtü'l-I'câz'da, suradaki mânâlar misilli kelimât-i Kur'âniyenin müteaddit mânâlarini ilm-i sarf ve nahvin kaideleriyle ve ilm-i beyan ve fenn-i maânînin düsturlariyla, fenn-i belâgatin kanunlariyla ispat edilmistir. Bununla beraber, ulûm-u Arabiyece sahih ve usul-ü diniyece hak olmak sartiyla ve fenn-i maânîce makbul ve ilm-i beyanca münasip ve belâgatçe müstahsen olan bütün vücuh ve maânî, ehl-i içtihad ve ehl-i tefsir ve ehl-i usulü'd-din ve ehl-i usulü'l-fikhin icmâiyla ve ihtilâflarinin sehadetiyle, Kur'ân'in mânâlarindandirlar." 9

    Bahislerindeki Câmiiyyet

    Bediüzzaman Kur'ân'in bu özelligini açiklar ve onun, insan ve bu dünyadaki vazifesi, kainat ve hâlik arasindaki iliski, dünya-ahiret, yer-gök, geçmis-gelecek ve ezel-ebed ile ilgili bütün bahisleri isledigini zikreder ve arkasindan söyle der:

    "Dünyayı ışıklandıran ziya, günesten baska hangi seye yakisir? Tilsim-i kâinati kesfedip âlemi isiklandiran beyan-i Kur'ân, Sems-i Ezelîden baska kimin nuru olabilir?" 10

    Küllî Kur'ân Hakikatleri Arasındaki Tenasüb ve İnsicam

    (Kur'ân İ'câzının en önemli vechi)

    Allah Teâlâ söyle buyurur:

    " Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi, onda çok aykırılıklar bulurlardı." (Nisâ, 82)

    Bir baska âyet-i kerimede söyle buyurur:

    "Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitabı, sözlerin en güzeli olarak indirmistir. Rablerinden korkanların, bu Kitaptan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah'in zikrine yumuşar ve yatışır." (Zümer, 23)

    Âlimler, Kur'ân-i Kerim'deki lafzî ve manevî tenâsüb konusu üzerinde fikir yormus, ancak bu baglamda sadece bir takim isaret ve telmihlerde bulunmakla yetinmis ve Kur'ân'in bu meziyetine ikna edeci yorumlar getirememislerdir.

    Kur'ân-i Kerimin i'câzi ile ilgili bu vecih Bediüzzaman'a inkisaf etmistir; kendisi, uzagi yaklastiracak ve soyut mânâlari somutlastiracak temsîlî üslûbuyla konuyu çok net ve basarili bir sekilde izah etmistir.

    Bediüzzaman konu ile ilgili harika açiklamalarina su ifadelerle baslar:

    " Kur'ân-i Mu'cizü'l-Beyânın en yüksek derece-i i'câzına bakmak istersen, su temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:

    "Gayet büyük ve garip ve gayetle yayilmis acip bir agaç farz edelim ki, o agaç genis bir perde-i gayb altinda, bir tabaka-i mesturiyet içinde saklanmistir. Malûmdur ki, bir agacin, insanin âzâlari gibi onun dallari, meyveleri, yapraklari, çiçekleri gibi bütün uzuvlari arasinda bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzimdir. Herbir cüz'ü, o agacin mahiyetine göre bir sekil alir, bir suret verilir. Iste, hiç görülmeyen-ve hâlâ görünmüyor-o agaca dair biri çiksa, perde üstünde onun herbir âzasina mukabil bir resim çekse, bir hudut çizse; daldan meyveye, meyveden yapraga bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayet uzak mebde ve müntehâsinin ortasinda uzuvlarinin ayni sekil ve suretini gösterecek muvafik tersimatla doldursa, elbette süphe kalmaz ki, o ressam bütün o gaybî agaci gayb-âsinâ nazariyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder. Aynen onun gibi, Kur'ân-i Mu'cizü'l-Beyan dahi, hakikat-i mümkinâta dair-ki o hakikat, dünyanin iptidâsindan tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmis ve Arstan ferse, zerreden semse kadar yayilmis olan secere-i hilkatin hakikatine dair-beyanat-i Kur'âniye o kadar tenasübü muhafaza etmis ve herbir uzva ve meyveye lâyik bir suret vermistir ki, bütün muhakkikler nihayet-i tahkikinde Kur'ân'in tasvirine "Mâsaallah, bârekâllah" deyip, "Tilsim-i kâinati ve muammâ-yi hilkati kesif ve fetheden yalniz sensin, ey Kur'ân-i Kerîm" demisler."
    11

    Daha sonra Üstad Nursî, i'câzin bu önemli vechi ile ilgili ayrintili açiklamalara girer ve Kur'ân-i Kerim'in ortaya koydugu ve ilâhî isim ve sifatlarin, rabbani fiilerin ve O'nun hâkimâne tasarruflarini, kökü ezelden ebede uzanan nurânî bir Tûbâ agaci hükmünde oldugunu vurgular... Daha sonra, Kur'ân-i Kerimin; "o hakikat-i nuraniyyeyi bütün dal ve budaklariyla, gayât ve meyveleriyle, o kadar tenâsüple birbirine uygun, birbirine layik, birbirini kirmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tavahhus etmeyecek bir surette o hakaik-i esmâ ve sifâti ve süûn ve ef'âli..."(Sözler, s. 506) mu'ciz bir beyan ile ortaya koydugu sonucuna varir. Bediüzzaman devamla söyle der: "İman dalinin budagi hükmünde olan Islâmiyetin erkân-i hamsesi aralarinda ve o erkânin tâ en ince teferruati, en küçük âdâbi ve en uzak gayâti ve en derin hikemiyâti ve en cüz'î semerâtina varincaya kadar, aralarinda hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza ettigine delil ise, o Kur'ân-i câmiin nusus ve vücuhundan ve isârat ve rümuzundan çikan seriat-i kübrâ-yi Islâmiyenin kemâl-i intizami ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve rasaneti, cerh edilmez bir sahid-i âdil, süphe getirmez bir burhan-i kàti'dir.

    Demek oluyor ki, beyanat-i Kur'âniye beserin ilm-i cüz'îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî esyayi birden görebilir, ezel ve ebed ortasinda bütün hakaiki bir anda müsahede eder bir Zâtin kelâmidir." 12

    Âyetlerin Hatimelerindeki Hülasalara Yönelik İ'câz

    Bu, Kur'ânin i'câz vecihlerinden birisi olup hem ilk dönem hem de son dönem âlimler tarafindan üzerinde durulmamis bir vecihtir.

    Evet Kur'ân i'câzi, tefsir ve Kur'ân Ilimleri alaninda arastirma yapan kimseler, Kur'ân i'câzinin bu vechi ile ilgili olarak, isaret babindan çok özet bilgilerle karsilasabilirler. Ancak bunlarin derin ve tafsilatli bir boyutta olmadiklari görülür. Ancak Üstad Bediüzzaman bu konuyu ele almis ve üzerinden perdeyi aralayarak çok açik ve net bir sekil kazandirmistir.

    Bediüzzaman Said Nursî, Kur'ânin i'câzi ile ilgili bu vecihe kisa bir mukaddime ile giris yapmis ve orada Kur'ân-i Mu'cizu'l Beyânin, âyetlerin hâtimelerinde çogunlukla yer alan bazi fezlekeleri zikreder ki o fezlekeler

    "Kur'ân-i Mu'cizü'l-Beyan, âyetlerin hâtimelerinde galiben bazi fezlekeleri zikreder ki, o fezlekeler, ya Esmâ-i Hüsnâyı veya mânâlarını tazammun ediyor; veyahut, aklı tefekküre sevk etmek için akla havale eder, veyahut makasıd-ı Kur'âniyeden bir kaide-i külliyeyi tazammun eder ki, âyetin tekid ve teyidi için fezlekeler yapar. İşte o fezlekelerde Kur'ân'ın hikmet-i ulviyesinden bazı işarat ve hidayet-i İlâhiyenin âb-ı hayatından bazı resasat, i'câz-i Kur'ân'ın berklerinden bazı şerarat vardır."13

    Ikinci olarak, Kur'ân-i Kerim, beserin nazarina ilâhî san'atin mensucâtini açar sonra fezlekede o mensucâti, esmâ içinde tayyeder veyahut akla havale eder. Birincinin misallerinden birisi Allah Teâlâ'nin su sözüdür:

    " De ki: "Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran kimdir? Her işi düzenleyen kimdir?" Onlar: 'Allah'tir!' diyecekler. 'O halde O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?' de. İşte gerçek Rabbiniz Allah budur."(Yunus 31-32)

    Bediüzzaman Said Nursî keskin nazari ve latif zevkiyle bu misali zikrettikten sonra âyetin birinci ve dördüncü fikralarinin "Allah" dedigini, ikinci fikranin ise rab dedigini, üçüncü fikranin da el-Hak dedigini vurguladiktan sonra söyle der:

    "Iste gerçek rabbiniz Allah budur, cümlesinin ne kadar mûcizâne bir cümle oldugunu anla."

    Ikincinin misallerinden ise su âyet-i kerimeyi zikredebiliriz:

    "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'in gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre âmâde duran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır." (Bakara, 2/164)

    "Iste Allah Teâlâ'nin kemali kudretini ve azameti rububiyyetini gösteren ve vahdaniyyetine sehadet eden semavat ve arzin yaratilisindaki tecelli-i saltanati uluhiyyet; gece ve gündüzün ihtilafindaki tecelli-i rububiyyet... gibi mensucât-i sanati tâdâd ettikten sonra akli, onlarin gerçegine ve tafsiline sevkedip tefekkür ettirmek için: akledenler için ibretler vardir der. Bununla akillari ikaz için akla havale eder. Bediüzzaman Said Nursî, âyet-i kerimelerin noktalandigi fezlekelerdeki i'câzi beyan etmek üzere seçtigi on noktanin sonunda söyle der: "Iste su on isârât-i icâziyyeden anla ki âyetlerin hatimelerindeki fezlekelerde, çok resahât-i hidâyetiyle beraber çok lemaât-i i'câziyye vardir ki, bülegâlarin en büyük dahileri su bedî üslûplara karsi kemal-i hayret ve istihsanlarindan parmagini isirmis, dudagini dislemis, bu insan kelami olamaz demis ve: Bu Kur'ân sadece vahyedilen bir vahiydir âyetine hakkalyakîn seviyesinde iman etmisler." (Sözler, 452)

    Kur'ân'ın Lafzındakı Fesahat-i Harika

    Kur'ân lafizlarinin fesahati ile ilgili çok sey söylenmistir. Ancak Bediüzzaman Said Nursî'nin Kur'ândaki bu meziyyeti ortaya koyma noktasinda takip ettigi metot orjinal bir metottur, zira kendisi, müfred kelime üzerinde yogunlasan alisilagelmis metodu bir kenara atmis ve Kur'ân-i Kerimdeki ses ve harfler arasindaki insicami âyet düzleminde ele alarak beyanî sirlarini mükemmel bir sekilde ortaya koymustur ki bu da orjinal bir metottur, biz bu kabilden açiklamalari, bir takim isaret ve imâlar bir kenara birakilirsa, daha önceki i'câz bahislerinde bulamiyoruz.

    Bediüzzaman bu baglamda söyle der:

    " Kur'ân-ı Hakîmin âyetlerinde, kelâmlarında, cümlelerinde fesahatin esbabını izah çok uzun gider. Onun için sözü kısa kesip yalnız nümune olarak bir âyetteki huruf-u hecâiyenin vaziyetiyle hasıl olan bir selâset ve fesahat-i lâfziyeyi ve o vaziyetten parlayan bir lem'a-i i'câzı gösterecegiz. İşte, 'Yedi gök ve yer ve onlarin içindekiler Onu tesbih eder.' (Isrâ Sûresi, 17:44.) " 14

    Bediüzzaman bu âyetin fonetik bir tahlilini yapmak üzere özet bir giris yapar ve sonra da bu âyet-i kerimenin Arap alfabesindeki bütün harfleri içerdigini, agir olan bütün harf gruplarini ihtiva ettigini, bununla beraber bunun âyetin selâsetini bozmadigini, hatta ona bir revnak ve güzellik kattigini, muhtelif tellerden mütenasip, mütesânid bir nagme-i fesahat kattigini ifade eder, sonra âyet-i kerimede bir araya gelen sesler arasindaki münasebeti vurgulamaya geçer, bu baglamda elif ile yâ; mim ile nûn; sâd ile sîn, sîn, ayn, gayn; dâd ve ti; zâl(peltek), zâl; hemze ve hâ; kâf ve kef; fâ, bâ ve tâ; râ ve lâm; hâ ve hâ(noktali); se ve dâd arasindaki yakinligi zikreder ve sifat, mahreç, hafiflik, agirlik ve dagilim noktasinda mezkur ses gruplari arasindaki münasebetleri izah etmeye çalisir. 15

    Daha sonra Bediüzzaman Said Nursî konuyu söyle noktalar:

    "Iste şu hurufun bu zikrinde harikulâde bu vaziyet-i muntazama ile ve o münasebet-i hafiye ile ve o güzel intizam ve o dakik ve ince nazım ve insicam ile iki kere iki dört eder derecede gösterir ki, beşer fikrinin haddi değil ki şunu yapabilsin. Tesadüf ise, muhaldir ki ona karışsın. İşte şu vaziyet-i huruftaki intizam-ı acip ve nizam-i garip, selâset ve fesahat-i lâfziyeye medar oldugu gibi, daha gizli çok hikmetleri bulunabilir. Madem hurufatında böyle intizam gözetilmiş. Elbette kelimelerinde, cümlelerinde, mânâlarinda öyle esrarlı bir intizam, öyle envarlı bir insicam gözetilmiş ki, göz görse 'Maşaallah', akıl anlasa 'Bârekâllah' diyecek."16

    Bu tebligimizin sonunda, bir kez daha, Said Nursî'nin, Kur'ân-i Kerim'in i'câzi ve bu i'câzin metodolojisini ortaya koyma konusundaki katkilarinin çok büyük oldugunu vurgulamak istiyorum. Bediüzzaman Said Nursî (Allah gani gani rahmet eyelsin) Kur'ân-i Kerimin âyetlerine yönelik sirlari ortaya koyma noktasinda kaleme aldigi yazi ve tetkiklerinde, Kur'ânin, insanligin her zaman için hidâyet bulmasi, emir ve buyruklariyla mutlu olmasi, hikmetinden feyizlenmesi gayesiyle indirilen Allah Teâlâ'nin ezelî ve nurânî hitabi oldugunu ispat etmeyi hedeflemistir.

    Benim bu tebligde Bediüzzaman'in Kur'ân i'câzina getirdigi yeniligin, O'nun fikir bahçesinden derlenmis ve bir zâviyeden ele alinmis bir buketten baska bir sey olmadigini ifade etmek isterim. Son dönem Islâm âlimlerinin Kur'ânin esrâri ile ilgili ortaya koyduklari çalismalari muttali olan herkes, Said Nursî'nin, konuya yeni boyutlar getirme noktasinda digerlerinden farkli ve üstün oldugunu rahat bir sekilde idrak eder. Ancak ne yaziktir ki onun ismi bu baglamda hiç anilmamaktadir, kanaatim o dur ki modern çagda Kur'ân alanindaki yenilikler her anildikça O'nun ismi de orada anilmalidir.

    ____________________

    Yazar Hakkında: 1945 yılında Fas-Mağrib'de doğdu. 1990'da doktora ünvanını aldı. Halen Rabat Muhammed el-Hâmis Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İslam Araştırmaları Bölüm Başkanıdır. Kur'an İ'câzı ile ilgili üç eseri vardır.

    2 Risale-i Nur Külliyatı, s. 161.
    3 Risale-i Nur Külliyatı, s. 198.
    4 Risale-i Nur Külliyatı, s. 183.
    5 Risale-i Nur Külliyatı, s. 183.
    6 Risale-i Nur Külliyatı, s. 183.
    7 Hadis-i Şerifi, İmam-ı Ahmed ve Tirmizi, Ubeyy (r.a)'dan rivayet etmişlerdir. Ayrıca İmam-ı Ahmed, Huzeyfe(r.a)'dan, Taberâni de İbn Mesud(r.a)'dan rivayet etmişlerdir.(Bk. Keşfu'l-Hafâ, c.1, s.209)
    8 Kelimât, s. 451)
    9 Risale-i Nur Külliyatı, s. 174.
    10 Risale-i Nur Külliyatı, s. 177.
    11 Risale-i Nur Külliyatı, s. 198.
    12 Risale-i Nur Külliyatı, s. 199.
    13 Risale-i Nur Külliyatı, s. 187.
    14 Risale-i Nur Külliyatı, s. 168.
    15 A.g.e s. ve yer
    16 A.g.e s. ve yer.

    Makale Yazarı: 
    Prof. Dr. Ahmad Abu Zayd

    İ’câz Kavramı ve Tanımı

    Mu’cizelik Ölçüsü

    “O vakit değil umum Kur’ân, ya bir sûre, yahut bir âyet, belki her bir kelimesi birer mu’cize hükmüne geçti.”4

    “Kur’ân’ın değil âyetleri, kelimeleri, belki nun-u na’büdü gibi bazı harfleri dahi mühim hakikatlerin nurlu anahtarlarıdır.” 5

    “Bazı kolay ifade edilebilen âyetlerde dahi, insanların benzerini getirmekten aciz olması meselesinin müşahedesidir.”6 Sonra;

    “Hakikaten, insanlar, mâkabli ve mâba’diyle münasebetleri nazara alınarak, âyetlerinden bir âyette8 anlatılan, bazı âyetlerde ifade edilen mevzuları dile getirmekten acizdir­ler.”9

    Ben de derim ki: Bedihi olarak görülmektedir ki, Bediüzzaman bir harfin dahi mu’cize olduğunu söylerken, öncesi ve sonrasından kopuk olarak veya bir kelimeyi ele alırken yine çevresine dikkat etmeksizin bir yapılacak değerlendirmeyi kasdet­memektedir. Esas maksadı, mânâlardan doğan ve kelimeleri mevzu ile münasebet­leriyle ortaya çıkan, diğerlerinde ayrı olarak tek başına hüküm verilemeyen ve be­şer kelamında bu mânâların içtimaı imkânsız olan yönüdür. Malumdur ki, bir beşer kelamında yer alan bir kelimenin tebdil edilmesi mânâyı ve kasdı büyük ölçüde etki­lemez, hatta bazan hiç etkilemez.

    İşte size iki misal:

    “Meselâ,11" Velein messethüm nefhatün min azâbi rabbike" bu cümlede, azabı dehşetli göstermek için en azının şiddetle tesirini göstermek ister. Demek taklili ifade edecek; Cümlenin bütün heyetleri de, bu taklile bakıp ona kuvvet vercek.

    “ messe" lafzı azıcık dokunmaktır. Yine kılleti ifade eder.

    “Nef'hatün" deki tenvin-i tenkiri taklili içindir ki, o kadar küçük ki, bilinemiyor de­mektir.

    “ Azâbi" lafzı; nekâl, ikabe nisbeten hafif bir nevi cezadır ki kıllete işaret eder.

    “İşte bu kadar kılletteki bir parça azab böyle tesirli ise, ikâb-ı İlâhî ne kadar dehşetli olur, kıyas edebilirsiniz, diye ifade eder. İşte şu cümlede küçük heyetler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksad-ı külliyi her biri kendi lisanıyla takviye eder. Şu misal bir derece lafz ve maksada bakar.”12

    Saniyen: Harf olarak mucizelik konusunda Bediüzzaman şunları söyler:

    “El-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn." dedim. Benim bu kadar şefaatçilerim var; benim na­mazda söylediğim her bir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem ha­yalen bu perde açıldı; Kabe-i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek, o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim " Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden resûlüllah" olan imanın tercümanını müba­rek Hacerül-Esvede tevdi edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki; Dahil olduğum cemaat üç daireye ayrıldı:"

    “İkinci daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihat-ı uz­mâda, her taife kendine mahsus salavât ve tesbihat ile meşgul bir cemaat için­deyim. ‘Vezaif-i eşya’ tabir edilen hidemat-ı meşhude, onların ubudiyetlerinin ün­vanlarıdır. O halde, "Allahü Ekber" deyip, hayretten başımı eğdim, nefsime baktım:"

    “Elhasıl: "na'büdü" nûnu şu üç cemaata işaret ediyor...”14

    Kendimize şu suali sorabiliriz: Gayba dair haberler hakkındaki mu’cizelik ölçüsü nedir? Buna hemen şu cevap verilebilir: Kişinin, bir dost, kahin veya zekî bir kişi yardımıyla, bu yakinî bilgi ve i’cazın ifade ettiği mânâlardaki marifeti hudutsuz bir şekilde elde edemediği bir konudur.

    Zann-ı galib ile ulema, beyan ve fesahat cihetlerinden bir sûredeki veya bir âyetteki mucizelik ölçüsünü tahdit etmemişlerdir. Çünkü bu ölçü, teemmülde bulu­nan kişinin mezkur yerlerdeki i’cazı idrak etmesini kolaylaştırır. Hatta, i’cazı bütün ölçüleriyle ızhar edebilmeleri için, ulemanın bu ölçüler hakkında fikir yormalarını da kolaylaştırır. Belirli ölçüler içinde tahdid ederek bulduğumuz bu neticeler bizlere ve böyle düşünenlere-ulema tarafından telif edilen eserlerdeki sınırlamaları kastediyo­rum-yeterlidir.

    İ’câz Vecihleri

    Büyük ihtimalle bu rakamla da sınırlamayı kasdetmemektedir. Her şey bir yana, sınırlı sayıda bazı i’câz vecihlerini şerhetme yoluna gitmiştir. Biz burada Allah’ın ina­yetiyle, gücümüz yettiğince sıralamaya çalışacağız.

    Bediüzzaman bu konuda,

    demektedir. Görül­düğü gibi ona göre nazm i’câz vecihlerinden önemli bir vecihtir. Yine şöyle der;

    Nazma ve onun zinetlerine riayet, teşbihi kullanmak ve benzeri uygulamalardan yüz çevirmemelidir. Bu konuda şöyle der;

    İşte bu, tıpkı iki yüzü olan banknot gibi kelama bakan Nazm Okulunun yönelişi­dir. Her iki yönünün de tam ve birbiriyle uyumlu olması gerekir. Abdülkadir el-Cürcanî bu iki yön arasında bir duvarın ve engelin olduğu iddiasındadır. Bu görüşe Lafız Okulu müntesipleri, mânânın derin olmasının gereksiz olduğunu savunarak mukabelede bulunurlar. Bunlara bir örnek Müslim İbn Velid’dir. Ancak Câhız, bu vehimlerinin hilafına onlara ittiba etmez. Aynı şekilde Manâ Okulu, bütün inayetini mânâ cihetine yönelterek bu tartışmalara katılır. Bunlar lafza ağırlık vermeyi bir te­kellüf olarak görürler ve bu yüzden büyük ölçüde lafza itibar etmekten çekinirler. Lafza ağırlık vermeyi-eğer mümkün olur ve gerekirse-ancak mânâya hizmet et­mesi açısından ele alırlar. Aksi takdirde böyle bir şey tek başına hedef olamaz. Bu okulun önde gelen ismi İbn Cüney’dir.21 Bediüzzaman ise bu okulların en güçlü­sünü ele almıştır.

    Mucizenin ölçüsü konusunda şerhettiğimiz i’cazın bu vechiyle alakalı çok açık bir örneği öğrenmiştik. ” Velein messethüm nefhatün min azâbi rabbike" örneğine ve tamamı Kur’­ân’ın nazm yönüyle mu’cize oluşuna dair örneklerle dolu Bediüzzaman’ın “İşarütü’l-İ’câz” isimli tefsirine tekrar dönüyoruz. Bu konuyla ilgili bir diğer örnek şöyle:

    “Zekat ile sadakanın layık oldukları mevkilerini bulmak için bir kaç şart vardır:

    “2. "Mimme"nın takdimi, sadakanın kendi malından olduğuna.

    “4. Rızkın "ne" ya olan isnadı fakirlikten korkulmamasına.

    “6. ‘Nafaka’ maddesi, alanın sefahete değil, hacat-ı zaruriyesine sarfetmesine işaretlerdir.”24

    26"Ve fi's-semâi rizgukum ve mâ tûadûne" Hatta yazmaktan kalem dahi kurur.27 Melek­ler, insan için takdir edilmiş rızıkları elvah-ı fer’iyye yazmışlardır. 28 Aynı şekilde Allah-u Tealanın kullarına olan rızkının ulaşması azamet zamiriyle işaret edilmiştir.

    Buradan hareketle, Bediüzzaman nazm-ı beliğ yönleri ışığında madem ki Kur­’ân-ı Kerim mucizedir, o halde her şeyin üstündedir açıklamasını yapmaktadır. Gör­düğümüz kadarıyla o, bütün gayretlerini kelimelerin lafz ve mânâ yönlerine yö­neltmiş, bunlardan sadece birisi üzerinde durmamıştır. Kelamın yüceliğinin sebepleri hakkındaki harika ve benzersiz sözlerine isteyen baksın. İşte bunlardan birisi “çok is­tinbatta bulunma istidadıdır.”29 Merâtib-i meânî ve delâletleri olarak isimlendirdiği kavram içerisinde hava gibi sedece hissedilip görülmeyen hakikatler vardır. 30 Cüz’leri ve mânâları arasındaki tecavüb açısından kelamın kuvvetinden dolayı, nazm ve hey’et garaz-ı küllî noktasında birbirlerine cevap verirler. 31"Velein messethüm nefhatün" ve benzeri bir çok örnekte gördüğümüz gibi,

    bulunmaktadır. Bu belağat-ı ulyânın zatında olan hasletler-mucize olarak isimlendirilmiştir. Buradan hareketle bir defada kuyûd-u kelâma geçiş yapılmaktadır. Her bir bağ mânâya mazhar olur. Öyle bir hal alır ki, her bir müteselsil nakış bir naky-ı a’zamı ortaya çıkarır. İşte Kur’ân’daki bu özellik karşısında şahsî fikir ve irade-i cüz’iyye aciz kalır.34 Kur’ân başka kelamlarla kabil-i kıyas değildir. Çünkü; kelamın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemal cihe­tinden dört menbaı vardır. Bunlar; Mütekellim, muhatab, maksad ve makam. Ma­dem ki, kelam kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur’ân’ın menbaına dik­kat edilirse, Kur’ân’ın derece-i belagatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır.35 Üslûb-u Kur’ân’ın o kadar acib bir cem’iyeti vardır ki, bir tek sûre, kâinatı içine alan bahr-i muhît-i Kur’ânîyi içine alır.36 Kur’ân’ın i’câz vecihlerinden biri olan nazmı öyle bir üsluptadır ki, bütün asırlara ve tabakalara intibak edebilir.37 Bediüzzaman’ın elde ettiği ve ulaştığı neticelerden birisi, “imale-i kelamın zahiren delile muhalif olma­dığı”dır.38 Bu söz, onun dışındakilerde görmediğim, bilmediğim bir hakikati ifade etmektedir. 39 Benim kanaatime göre bu hakikaten nefis bir tesbittir. Böylelikle, onun hakkındaki bir çok yönlerinden birisini yeterince öğrenmiş olduk.

    Hurûf-u mukattaa, bazı sûrelerin başında gelen "Elif Lâm Mim" , "Ha Mim" , "Sad" gibi harflerdir ve bunlar hecâ harflerinin yarısını teşkil eder. Bunlar kullanılış bakımından en çoğu ve en kolayıdırlar.

    Bu tevazün (denge) zannederim esas maksad değildir. Ancak bana göre sadece bu i’câzın tahakkuku için geçerlidir. Belkide bütün bu harflerin veya her birisinin kullanılışında aynı durum söz konusudur. İşte sözün özü:

    “Kur’ân’ın almış olduğu nısıf, terkettiği kısımdan daha ziyade kesirü’l-İstimal­dir.

    “Kur’ân aldığı harfleri, hecâ harflerinin adedince sûrelere tevzi etmiştir.

    “Çifti, yani eşi olman-evtar-kısmında sakilden azı, hafiften çoğu almıştır. Kalkale, zellâka gibi.

    Burada, letafet-i seciyye ve kesafeti arasındaki itidali sağlayan bir denge vardır. Bu noktayı, mukattaat konusunda vaki olan harflerin tabiatlarıyla alakalı değerlen­dirme yapan ulemanın sözleri ışığında görüyorum. Bu tabiatların sayısı dörttür. “Nâr tabiatı”, ki sıcak ve kuru olmasından dolayı böyle denilmiştir. Bunun mukabi­linde soğuk ve ıslak olan “su tabiatı” vardır. Her ikisinden yedide dört sûre başlan­gıcı vardır. Bunlardan ilk gruptakiler “elif, tâ, mim, hê”, geri kalanlar “zal, şin, vav”dir. İkinci gruptakiler ise, “Hâ, ayn, lâm”; geri kalanlar “Hı, dal, gayn” harfle­ridir. Orta tabiatte olanlar yedide üçtür. Bunlardan “Türâb tabiatı”nda olanlar soğuk ve kurudur. Bunlar; “Sad, nun, yâ” harfleri ve geri kalan “ be, te, dad, vav” harf­leridir. “Hava tabiatı”nda olanlar, sıcak ve ıslaktır. Bunlar; “sin, kaf, kef” harfleri, geri kalanlar ise “se (peltek), cim, ze, zı” harfleridir. Hakikaten bu garîb ve acîb bir durumdur. Bütün bunlar büyük dil, tefsir ve irfan âlimlerince bilinmektedir.41

    “Bu sûrelerin başlarındaki taktî-i huruf ile isimleri hecelemek, müsemmanın me­’hazine ve neden neş’et ettiğine işarettir.

    “Bu harflerin takti’ ile tadâdı, san’atın madde ve me’hazini muhataba göster­mekle muarazaya talib olanlara karşı meydan okuyarak, ‘İşte, i’caz-ı san’atı, şu gördüğünüz harflerin nazm ve nakışlarından yaptım. Buyrunuz meydana!’ diye, onların tahkirane tenkitlerine (tekdirlerine) işarettir.”43

    “Harfleri tadat ile hecelemek, yeni kıraata ve kitabete başlayan mübtedilere mahsustur. Bundan anlaşılıyor ki: Kur’ân, ümmi bir kavme ve mübtedi bir muhite muallimlik yapıyor.”45

    Evet, bu derin sırlar bir ümmi ve yetimden sudûr edemez. En güçlü bir belagat ustası dahi ona müdahelede bulunamaz. Çünkü o, Azîzü’l-Alîm tarafından iki cihan serverine bir mu’cize olarak verilen bir kitaptır.

    Bediüzzaman şöyle der:

    “Sebeb-i kusur tevehhüm edilen tekraratındaki lem’a-i i’câza bak ki: Kur’ân hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı davet olduğundan; içinde tekrar müstahsendir, belki elzem ve eblağdır. Ehl-i kusurun zannı gibi değil. Zira; Zikrin şe’ni, tekrar ile tenvirdir; duanın şe’ni terdad ve takrirdir; emir ve davetin şe’ni tekrar ile te’kiddir. Hem herkes, her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya mukte­dir olamaz. Fakat bir sûreye, galiben muktedir olur. Onun için; en mühim maka­sıd-ı Kur’âniye ekser uzun sûrelerde dercedilerek, her bir sûre bir küçük Kur’ân hükmüne geçmiş. Demek; hiç kimseyi mahrum etmemek için tevhid ve haşr ve kıssa-ı Musa gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş. Hem cismanî ihtiyaç gibi, manevi hâcât dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur. Cisme hava, ruha Hû gibi. Bazısına her saat; (...) gibi ve hakeza. Demek tekrar-ı âyet, teker­rür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş. O ihtiyaca işaret ederek ve uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihayı tahrik etmek için tekrar eder. Hem Kur’ân; müessistir, bir din-i mübinin esasatıdır ve şu âlem-i İslâmiyetin temelleridir ve hayat-ı içtimai­ye-i beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakatın mükerrer suallerine cevaptır. Mües­sise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Te’kid için terdad lâzımdır; te’yid için tak­rir, tahkik, tekrir lâzımdır. Hem öyle mesail-i azime ve hakaik-ı dakikadan bahse­diyor ki; umumun kalplerinde yerleştirmek için, çok defa muhtelif sûretlerde tek­rar lâzımdır. Bununla beraber sûreten tekrardır. Fakat manen her bir âyetin çok mânâları, çok faideleri, çok vücûh ve tabakatı vardır.47 Her bir makamda ayrı bir mânâ ve faide ve maksatlar için zikrediliyor. Hem Kur’ân’ın mesail-i kevniye­nin bazısında ibham ve icmali ise; irşadi bir lem’a-i i’cazdır. Ehl-i ilhadın tevehhüm ettikleri gibi medar-ı tenkid olamaz ve sebeb-i kusur değildir.”48

    “Meselâ; bir tek âyet olup yüz on dört defa tekrar edilen "bismillahirrahmânirrahîm" cümlesi, Risale-i Nur’un On Dördüncü Lem’asında beyan edildiği gibi; arşı ferş ile bağlayan ve kâinatı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattır ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç vardır. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziya gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır."

    "Ve inne rabbeke lehüve'l-azîzü'r-rahîmu" âyeti, o sûrede hikaye edilen peygamberlerin necatlarını ve kavimlerinin azablarını, kâinatın netice-i hilkatı hesabına ve Rububiyyet-i âm­menin namına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek izzet-i Rab­baniye, o zalim kavimlerin azabını ve Rahimiyet-i İlahiye dahi enbiyanın necatla­rını iktiza ettiğini ders vermek için, binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve îcâzlı ve i’câzlı bir ulvî belagattır."

    Bediüzzaman’ın bu açıklamaları hakkında kısa bir değerlendirme yapacak olur­sak; "Febi eyyi âlâi rabbikuma tükezzibâni" âyetinin tekrarı gerçekte bir tekrar değildir. Çünkü her tekrar edilişinden sonra yeni nimetler zikredilmektedir. Allah-u Teala, her bir faslın ardından ins ve cinne hitap ederek onları sorgulamaktadır. Eğer denilirse: Azabın zikrinden sonra nasıl bu cümle zikredilir? Bunun cevabı, eğer bir nimet yoksa, onun zikredilmesi, vasfedilmesi ve onunla ilgili korkutulması en büyük nimettir. Çünkü burada ikabı müstahak kılacak umumî bir zecr vardır. Aynı zamanda sevabı müste­hak kılacak bir davranış vardır. Bu âyet-i kerimenin cehennem ve ondaki azabın zikrinden sonra varid olması, Allah’ın o azabı vasfetmesinin ve ikabından korkutma­sının ardındaki nimete işaret etmektedir. Bu halin bir nimet oluşu şüphe götürmez bir gerçektir. Fenânın (fani oluşun) zikrinden sonra bu âyetin gelmesi konusunda yine, “Bunda hangi nimet olabilir?” sorusu gelmektedir. Bu soruya şöyle cevap verebiliriz; Keder ortamından sürur ortamına geçiş, mü’minlerin ve insanların füc­carın şerlerinden rahata kavuşmaları, tıpkı hadislerde varid olduğu gibi birer nimet­tir.50

    “Kur’ân’ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. medeni­yetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkum değildir. Daima gençtir, kuvvetli­dir.51 Meselâ; Medeniyetin bütün cem’iyyat-ı hayriyeleri ile, bütün cebbarane şedit inzibat ve nizamatlarıyla, bütün ahlaki terbiyegahlarıyla, Kur’ân-ı Hakim’in iki meselesine karşı muaraza edemeyip mağlup düşmüşlerdir."52

    “Bütün ihtilat-ı beşeriyenin madeni, bir kelime olduğu gibi bütün ahlak-ı seyyi­enin menbaı dahi bir kelimedir.

    “İkinci kelime: ‘Sen çalış ben yiyeyim.’

    “İkinci esas:

    “Üçüncü esas:

    “Dördüncü esas:

    Bediüzzaman’ın, Kur’ân’ın düstur ve kanun oluşuyla alakalı açıklamalarını benzer şekilde sürdürür. Bunları “Delâil-i i’câzdan olan şeriat-ı Kur’ân” ve “Kur’ân’ın i’câz-ı teşrîisi” başlıkları altında ela alır.

    e. İhbar-ı Mugayyebat

    Birincisi: Maziye ait ihbarat-ı gaybiyedir. Evet, Kur’ân-ı hakim ittifakla, ümmi ve emîn bir Zât (a.s.m.)’ın lisanıyla Hz. Adem’den ta Asr-ı Saadete kadar, peygamber­lerin mühim hallerini ve ehemmiyetli olaylarını öyle bir tarzda zikretmektedir ki, Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdikiyle gayet kuvvet ve ciddiyetle bunu gerçekleş­tiriyor.

    Üçüncüsü: İlahi ve kevnî hakikatler ve uhrevî durumlarla ilgili ihbarat-ı gaybiye­sidir. Evet, Kur’ân’ın hakaik-ı İlahiyeye dair beyanları ve tılsım-ı kâinatı açıp, hilkat-ı âlemin muammasını çözen beyanat-ı kevniyesi, ihbarat-ı gaybiyenin en mühimmini görçekleştirmektedir. Hem Kur’ân, gösterdiği o İlahi hakikatler ve o kevnî hakikat­leri beyandan sonra, safay-ı kalp ve tezkiye-i nefsten, ruhun terakkiyatından ve ak­lın tekemmülünden sonra beşerin ukulü adeta “Sadakte” (doğru söyledin) deyip o hakikati kubul ederler.61

    Bir diğer örnekte Alluh-u Teala; 64"İnnellezîne keferû sevâün aleyhim e enzertehüm em lem tünzirhüm lâ yü'minûne" âyetinde geçen "ellezîne" lafzındaki “el”in ifade ettiği mânâlardan birisi “ahd” mânâsıdır. Buna göre, gerek “el”den, erek "ellezîne" den, mahut ve malum bir şey kastedilir. Binaenaleyh, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ümeyye İbn Halef ve saire gibi mahut ve meşhur büyük kafirlere "ellezîne" ile işaret edilmiş olduğu ihtimali çok kuvvetlidir. Bu ihtimale binaen şu âyet, gaybdan haber veren âyetlerden birisi olmaktadır. Çünkü onlar küfür üze­rine ölmüşlerdir.65

    Sure-i Fethin son âyetleri hakkında Bediüzzaman’ın sözlerine dikkat edecek olursanız, bu âyetlerde Ashab-ı Bedir, Uhud, Huneyn, Bey’at-ı Rıdvan ve benzeri sahabe-i kiramın önde gelenlerine işaretlerin olduğu yorumunu çıkarır. Hatta, ilm-i cifrin bir türü olan harflerdeki ebced hesabı ve tevafuklardan hareketle bu sonuca ulaşmaktadır.66

    Nefslerde gizli olan hakikatlerin de gaybdan olduğunu ilave etmek isterim. Al­lah’ın dilemesi dışında bu konudaki bilgiyi ne Nebî (a.s.m.), ne de bir başkası bilebi­lir. bu konuda Kur’ân-ı Hakîm’de şöyle buyrulmaktadır;

    Kur’ân’daki gayba dair haberler, ancak üzerinde dikkatli bir nazarla durulduğu takdirde vuzuha kavuşabilmektedir. Nasr sûresinde olduğu gibi. Bir başka âyette ise Nebî (a.s.m.)’in çocuklarından erkek olarak hiç birisinin O’nun neslini devam ettire­meyeceğine işaret edilmektedir; 69"Mâ kâne muhammedün ebâ ehadin min ricâliküm" âyeti hakkında Bediüzzaman’ın yaptığı açıklamalardan birisi şöyledir:

    f. İ’câz-ı İlmî

    “Bu âyette üç işaret-i latife var:

    “İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki, bürûdetiyle ihrak eder. Yani ihrak gibi bir tesir yapar. Cenab-ı Hak, "selâmen" lafzıyla bürûdete diyor ki: ‘Sen de hararet gibi bürûdetinle ihrak etme.’ Demek, o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi tesir gösteriyor. Hem ateştir, hem berddir. Evet, hikmet-i tabiiyede nar-ı beyzâ halinde ateşin bir derecesi var ki; harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için, şu tarz bürûdetle, etrafındaki su gibi mayi şeyleri incimad ettirip, mânen bürûdetiyle ihrak eder. İşte zemherir, bürûdetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecatına ve umum envaına cami olan Cehennem içinde elbette ‘Zemherir’in bulunması zaruridir."

    ‘Ey millet-i İbrahim; İbrahimvari olunuz. Ta gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem bu­rada, hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza imanı giydirip, Cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi; Cenab-ı Hakkın zeminde sizin için sakladığı ve ihzar ettiği bazı maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden muhafaza eder. Arayınız, çı­karınız, giyiniz.’

    Bediüzzaman, bunun gibi, gayet harika beyanlarla misaller sıralamakta ve bazı­larında görebildiğim kadarıyla işarî mânâları tercüme etmektedir. Ne var ki ben, gayb meselesi hakkında buna benzer bilmediğimiz ve buna işaretin olduğunu da bilmediğimiz bir durumda, bunun gerçekleşmesinden sonra Kur’ân’ın işaret ettiği bu mânâ zihnimizde şekillenmektedir. Kur’ân’ın işareti hakkında bildiklerimizin hilafına, hususun, bir müddet bekledikten sonra yine Kur’ân’ın işareti doğrultusunda gerçek­leştiğini görebiliriz. Örneğin, "Ve len tef'alü" âyetinde olduğu gibi.

    Bediüzzaman Sözler isimli eserinde işaret-i ilmiye konusunu daha fazla genişlet­mek istememektedir. Sür’atle bazı âyetlere göz gezdirecek olursak;

    "Uhud Ashâbına lânet olundu. Tutuşturdukları ateşin karşısına oturur, mü'minlere yaptıkları işkenceyi seyrederlerdi."75

    İ’câz-ı ilmî konusunda muhalif tutum sergileyen, Kur’ân’ı kendi tasavvurlarına göre değerlendirip onu tenkid eden ehl-i ilm-i hadîs (modern ilim ehli) mukabilinde Bediüzzaman’ın konumuna gelirsek, bu konuda ilmi metodlarla açıklamalar yaparak Kur’ân’ın i’câzını ispatlamaya çalışır ve inatçı feylesofları teslim-i silah etmeye mec­bur bırakır.77 Allah ondan razı olsun.

    “Kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar, i’câzını gösterir.”78

    “Hatta, az sözden ve gürültüden müteessir olan hastalara sekeratta olanlara karşı Kur’ân’ın zemzemesi ve sadası; zemzem suyu gibi onlara hoş ve tatlı geldiği cihetle, bir nevi i’cazını onlara da ihsas eder.”80

    “Buna delil, mânâlarını anlamasa da, tefsirini bilmese de her işitenin içinde yer etmesidir. Rivayet edildiğine göre bir hristiyan, Kur’ân okuyan birine rastladığında durur ve ağlayarak dinler. Ona niçin ağladığı sorulduğunda; ‘Ondaki ahenk ve nazmdan dolayı’ cevabını verir.”81

    Bu yönlerden bir diğeri ise, Cenab-ı Allah’ın Kur’ân’ı manzum bir özelliğe sahip kılması, mensûr özelliğe haiz kılmamasıdır. Çünkü manzum oluş, kulaklarda daha fazla yer eder.82

    “Onu okuyan bıkmaz, onu dinleyen yorulmaz. Bilakis tilavet edildikçe halaveti artar. Devam edildikçe ona karşı olan muhabbet ziyadeleşir. her defasında tazeliği aynen kendini gösterir. Onun dışındaki kelamlar, velev hüsün ve belagat açısından çok yüksek olsalar da bir kaç tekrardan sonra bıktırır, tekrarlan­dıkça özellikleri kaybolur. Yüce kitabımız halavet yönünden her türlü lezzete sa­hiptir, en sıkıntılı anlarda enis bir arkadaş olur. Onun dışındaki kitaplar ise, en çok taraftarı olanları dahi belli bir süre sonra kaybeder. Bu yüzden Peygamberimiz (a.s.m.) Kur’ân hakkında şöyle buyurmuştur; 'Çok tekrar edilmesi insanı sık­maz.' ”83

    “Hıfza çalışan çocukların tabakasına karşı dahi, Kur’ân-ı Hakîm; o nazik, zaif, basit ve bir sahife kitabı hıfzında tutamayan o çocukların küçük kafalarında, o büyük Kur’ân ve çok yerlerinde iltibas ve müşevveşiyete sebebiyet veren birbi­rine benziyen âyetlerin ve cümlelerin teşabühüyle beraber; kemâl-i suhûletle, ko­laylıkla o çocukların hafızalarında yerleşmesi sûretinde, i’câzını onlara dahi gös­terir.”84

    Diyorum ki; bütün bu hususiyetler ve faziletler Kur’ân’ın evsafı arasında bulunur. Muaraza sıhhati şartıyla benzerlerine meydan okumaktadır. Ayrıca, kesret ve yüce­lik açısından onun benzeri yoktur. Beşer onun bir mislini getirmeye muktedir de­ğildir. İşte bu, kur’an’daki i’câz vecihlerinden birini teşkil etmektedir.

    Göze bakan vecih: Benzerlik, tekabül, tevafuk, paralellik ve uyum.

     


  •  


Leave a Comment

Please Login to insert comment.

 

Facebook Conversations